Balkan Naci İslimyeli, Kozmos ve Toz sergisi ile Ekavart Galeri’de

Ekavart Galeri’de açılan, Balkan Naci İslimyeli’nin “Kozmos ve Toz” sergisine mutlaka gitmelisiniz.

Balkan Naci İslimyeli ile son sergisi ve sanatı üzerine güzel bir söyleşi yaptık:

Y.S. “Kozmos ve Toz” Sergisi ile bize anlatmak istediğiniz nedir?

B.N.İ. “Kozmos ve Toz” Sergisi ile anlatmak istediğim tek bir şey değil. Tabi ki kozmosun genişliğine uygun bir konsept. Ama insanların varoluşundan bu yana süre gelen sorunların bir toplamı diyebiliriz. Sanat, felsefe ve bilim insanın kendi varlığı ve kimliği üzerine düşünmesiyle başlar. İnsan kendini dünyadaki yerini bu yerin anlamını, kendi varlığının anlamını sorguladıkça bunlara cevaplar aradıkça derinleşir. Hem kendi benliğinde hem de dış dünya içinde… Bu yaratılmış alan başka ruhların başka insanların düşlerinin aracılığıyla genişler ve kozmosa yayılır. Sanatın büyüsü de bundadır. Aslında sanat bir büyücülüktür. Bir çekim alanı yaratmaktır. O çekim alanının merkezinde tek sanatçı durur. Yalnız ve tek başınadır. Ancak başka insanların ilgisi onun yalnızlığını giderir ve o yalnızlığı çoğaltır. Çoğul bir anlama dönüşür. Hatta kendi katkılarıyla zenginleştirir.

Gauguin’den başlayan bir soru; Mesela O’nun ünlü bir resmi vardır ‘Nereden Geldik, Neyiz, Nereye Gidiyoruz?’ ve sanatçı aynı soruları soruyor. Güncel türler içinde istediği kadar oyalansa da temelde kendi varlığını tartışma noktasına eninde sonunda geliyor. Benim bütün kariyerim bu sorular üzerinde genişledi, alan kazandı. Yani ben her zaman kendi varlığımı kimliğimi yaşadığım toplumun tarihiyle çerçevesiyle, o çerçeveyle benim aramdaki çelişki ve sürtüşmelerle bundan kazandığım ve kaybettiğim değerlerle ilgilenerek geçirdim. Çünkü insan bir taraftan kendi tarihi içinde derinleşirken ülkesinin tarihi, kültürü ve dünya kültürü içinde de derinleşir.

İnsanda; insanlığın bütün halleri, bütün değerleri aslında vardır. İnsan için sanat, bu ortak değerleri ortayaçıkartmak, somutlaştırma eylemidir bir anlamda. Bu toplam hoşgörünün demokratik bir kimlik yaratmanın toplumu değiştirip ve dönüştürmenin de bir anahtarıdır. Kozmos ve Toz’da bunları anlatıyorum…

Aslında güncel gibi görünen birtakım çağrışım alanları yaratarak yaşadığımız anın ve tarihin verilerinden de yararlanarak insanın çevresiyle olan karşıtlıklarda ulaştığı veya ulaşamadığı sonuçtur. Bir alan ve sınır tartışmasını gündeme getiriyorum. Aynı zamanda bütün resimlerimde yine göreceğiniz gibi sanatçının yalnızlık ve onu çevreleyen toplumla o yalnızlığı yenme o topluma yayılma bir alan kazanma çabasının serüvenlerini de anlatıyorum.

Tabi bunlar, sırf bugüne ait değerler değil. Bunlar insanın yaşadığı bütün çağlarda mahkum olduğu, bir türlü çözmek zorunda kaldığı sorunlar. Uygar toplumlar, sanatçıya ne kadar dikkatle ve şefkatle yaklaşırlarsa o kadar yücelirler, alanları, vizyonları genişler.

Biz de öyle bir toplum hayal ederek bunu yaratmayaçalışarak, 40 yıldır umutsuz bir mücadelenin içindeyiz. Ama varlığımızın nedeni bu olduğu için sürdürüyoruz. Yani bu inatla, iddiayla sürdürülebilecek bir şey değil. Ancak başka bir şey yapamıyorsanız, çaresizseniz, sanatçı olabilirsiniz ve kalabilirsiniz. Bu benim içinde her zaman iç sorumluluk oldu.

Y.S. Bu sergiyi, bir önceki serginizin devamı niteliğinde görebilir miyiz?”Kara tahta”ya neler eklendi?

B.N.İ. Konseptiel olarak “Kara Tahta”da, biliyorsunuz, eğitimin kalıplarının yani bir kültürel ortamı oluşturacak bireylerin yapılanmasında temel çerçeve olan eğitimin bizde ne kadar baskıcı forme edici düşündürücü değil, buyurucu tartışmacı değil, itaatçi bireyler yetiştirdiğini ve bunun fonunun bir kara tahtada sembolize edileceğini düşünerek bütün resimlerimi kara bir fon önünde şekillendirmiştim. Çocukluğuma ait ve bu gün yaşayan bütün çocuklara ait şiddet hatıraları. Yani onları baskı altında tutan şeyler. Cetvel ile dövülüyor ya yaramaz çocuklar… El açtırılır, cetvelle vurulur, kulak çekilir, tek ayak üstü durdurulur, gibi…

Hala oluyordur bunlar. Şimdi o kara tahta fonu, kara tahta düzlemi bir kozmos bilincine evrildi. Kozmatik bir alan yarattı kendine orda insan varlığına benliğine yönelen toplumsal şiddetin veya insanın kendine yönelttiği şiddetin. Çünkü toplumsal şiddetle baş edemeyen, ona bir alternatif getiremeyen insan, sonunda kendini yok etmeye yönelir. Bir tür pasif intihar sürecidir bu. Bunun bilincinde olarak figürlerimi bir tür içe katlanma içe dönme ve savaştan nerdeyse vazgeçme noktalarına sürüklenişinin ifadesi içinde kullandım.

Ama benim her zaman tercihim ve sanatında tercih ettiği şey mücadele etmektir. Yumrukla düşünerek üreterek anlatmak cesaretiyle yaratma cesaretiyle en azından kendi hayatına anlam kazandırma sürecidir. Ortak yan, o karanlık atmosferin paylaşılması. Onun üzerindeki beyaz formlar umudu insan aydınlığını ve geleceğe ilişkin savaşma ve direnme gücünü temsil ediyor.

Y.S. ‘Yanan Melekler’, ‘Meleklerin Katliamı’ çok etkileyici eserlerden. Neyi temsil ediyor bu melekler?

B.N.İ.  İnsanların saf, doğal ve akışkan hallerini.Çocukluktan bu yana menedilen bize melekle sembolize edilmiş iyilik duygusunun yaşandıkça, insan ömrü uzadıkça, nasıl katledildiğini nasıl vahşete dönüştürüldüğünü, “insan üstü”nün yavaş yavaş o meleklere ait o beyazlığın toplumsal kirle donatıldığını anlatan simgeler. İyiliğin katledilmesinin simgesi, aslında.

Y.S. Hepimizin çocukluğundan bir şeyler var bu sergide. Fareli Köy’ün Kavalcısı ile ilgili bir eser görüyoruz mesela… Bununla anlatmak istediğiniz neydi?

B.N.İ. Aslında, şu çocukluk, insanın saf iyiliğinin ve saf kötülüğünün sansürsüz ifade edebildiği tek dönem. İnsan yaşadıkça onları sansürlemeyi öğreniyor. Toplumun değerlerine göre buörtü kalın veya ince olabiliyor. Ama yaşamak dediğimiz şey insanın kendini gizleme yol ve yöntemlerini öğrendiği bir süreç, kendi belleğinde yedirdiği bir süreç. Halbukiçocuklukta böyle bir şey yok, tertemiz… Kötülüğünde de temiz… İçten iç güdüleriyle iyiliğinde de öyle. Benim çocuklukta dinlediğim en etkileyici masaldı,Fareli Köyün Kavalcısı. Çünkü, orada uyuyan çocukları uyandıran, bir anlamda toplumsal çerçeveden ayırıp yatağından kaldıran yabancı bir ses, onları tahrik eder. Yeni sorular, yeni meraklar uyandırır çocukta ve onları güvenli yataklarından karanlıkta o sesin peşinden gitmeye zorlar. İşte sanatçının serüveni de, budur zaten. Huzurlu bir yataktan kalkıp yabancı seslerin, yabancı duyguların, tanımadığı alanların, tanımadığı insanların içine nüfuz edebilme isteği!  İnsani bir merak yani… Onun için bana bir sembol gibi görünmüştür her zaman.

Y.S. Resimlerinizde nesnelerin yanında metinleri de kullandığınızı görüyoruz. Ben, özellikle “Cenin” şiirinden çok etkilendim. Nasıl bir ilişki var metin ile resim arasında?

B.N.İ. Metinlerin benim için iki anlamı var. Ben çocukluğumdan beri yazarım. Öyküler ve şiirler de yazarım. Bunlar hep bir utanma duygusuyla ya da arsızlık eder görünmeme duygusuyla sakladım. Ama insanın belli bir yaştan sonra korkuları kalmıyor. Toplumun ne dediği umurunda olmuyor. Benim genellikle olmamıştır ama en korktuğum şeylerden biri açgözlülük… Öyle görünmektir. Belki aileden de öğrendiğim değerlerin başında da bu geliyor. Onun için bunları hep gizli tuttum, ama onlara ilgimi hiç bırakmadım. Metinsel olarak, öyküyle, şiirle ve radyo oyunlarıyla bunları toplu olarak çıkaracağım artık, sırası geldi.

Öbür yanıyla el yazımda da ayırt edebileceğiniz gibi, kaligrafi görüyorsunuz. Benim için kaligrafi, hem niteliksel hem niceliksel açıdan çok kutsal bir iletişim sembolü.

Y.S. Teknolojinin hızlı ilerlemesiyle bilgisayar üzerinden yazışmalar insanlara el yazısını unutturdu mu?

B.N.İ. Unuttular ama hala hayranlıkla eski manüskriplere, el yazmalarına bakıyorlar. Ama yine de küçük notlar halinde de olsa kendi yazılarını kullanıyorlar. Ve o yazılar onların karakterlerinin bir parçası oluyor. Bu anlamda da bir resim kadar değerli, çözümleyici bir bilim alanı neredeyse. Uzmanlık alanım, kaligrafik çözümlemeler. Hat sanatına olan hayranlığım ise babamdan geliyor. Babam çok ilgilenirdi, DVD’leri vardı evde. Çok uygar bir adamdı ama o yazı meşkleri eski kaligrafilerle olan o duygusal bağla onları levhalar haline getirmesi benim olağanüstü ilgimi çekerdi. O kültür, muazzam bir şeydir. Şimdi geçmiş bütün kültürel değerler gibi bir anlamda kötü amaçlı istismar edici kullanılabiliyor. Ama sanatın böyle bir kaderi var. Biz geçmişteki iyi hat örneklerine bakıyoruz. O anlamda benim yazım çok tipiktir, karakteristiktir. Benim ruhsal sismografimi yani zigzaglarımı çok iyi ifade ettiğime inanıyorum, bir tür desen gibi görüyorum ve onları resmimin içinde kullanıyorum. Ayrıca, resmi oluştururken yaptığım şeylerin başında kaligrafik notlar geliyor. Ben sadece desen ile ön hazırlığını yapmıyorum. Bir resmin metinlerini, şiirlerini yazarım notlar halinde. Sonra onları niye bir kenara atayım, diyorum. Bütün bunlar bir resmin yapı taşları sonucuna etki eden şeyler. Metinleri 90’lı yıllardan beri resmin içinde kullanıyorum, hatta resmin kendisi haline getiriyorum.

Y.S. Farklı malzemeler kullanma fikri nasıl doğdu ve bu eşyaları bulmak, biriktirmek nasıl bir süreçten geçti?

B.N.İ. Sanatçı önsüz, artsız bir üretim yapamaz . Belleğinde, anılarında, kendi içinde yaptığı seyahatlerden ve dış dünyanın verilerinden yararlanır ve bunları bir denklem halinde sunar. Ben her zaman bir arşivci oldum. Yani beni heyecanlandıran çok sayıda eşyayı taşınabilir ölçekte olan paramın yettiği kadar aldım evimde biriktirdim. Bir nesne ne demektir? Bir insan gibi anıları olan geçmişi olan belli bir tarihte belli dekorlar içinde belli insanların eli değdiği, yaşanmış şeyler. Aynı insanlar gibi hatıraları, kırılganlığı var. Onları okumak, yaşlı bir insanın yüzünü okumak gibi. Onun için toplamışımdır her şeyi. Bir gün bit pazarında karşınıza annenizle veya babanızla yaşadığınız bir günün hikayesini anımsatan bir nesne karşınıza çıkar. Onu orada bırakamazsınız, sahip olmak istersiniz. O hatırayı ben alır ve evime taşırım. Böylece o kadar çok şey birikti ki. Mesela hapishane işçilerinden topladığım bir sürü obje var. Mahkumların atölyelerinde ürettikleri ama duygularını çok saf, çok naif bir itiraf düzeyinde ortaya koydukları nesneler var. Hatta onlarla bir sergi yapmak istiyorum. Yapıtlarımda kullanarak değil, sadece onlarla…

Y.S. Çalışmalarınızı hayal ederken güncel temalar sizi ne kadar etkiliyor?

B.N.İ. Güncel, aynı zamanda tarihsel… İnsanın dünde bu günde yaşadığı, yarında yaşamak zorunda kalacağı durumlar ve konumlar üzerine kafa yoruyorum ben her zaman. Yabancılaşma duygusu kendinle tarihiyle coğrafi konumuyla topluma ve çevresine uyum ve yabancılaşma sancıları. Anılar ve onları çağrıştırdıkları şeylerle bu gün arasında ki bağlantı. Sanat bir psikanaliz ve aynı zamanda sosyolojik bir analiz, aslında. Hem kendinizi tahlil ediyorsunuz hem de itiraf ediyorsunuz. Önemli olan şey kendinize ve topluma da çıplak bakabilmek ve bunun getirebileceği sonuçlardan korkmamak. Sanat bir cesaret işidir. Bunu yaptığınız sürece, önce yadırganırsınız. Ama sonra, içtenliğinize samimiyetinize inanan herkes sizin gibi rahatlar. Kendini dillendirmede, açıklamada, kendini paylaşmada toplumlar rahatlar.

Bence bizim toplumuz sanatın verilerinden hiç yararlanamamış, çok çorak kalmış. Konuşma cesareti, duygularını açıklama cesareti, hatta renk kullanma, eylem cesareti az olan pasif-agresif bir toplumuz biz.

Y.S. Neden böyle?

B.N.İ.  İnsanın kendini açıcı partnerler bulamayışından… Sanatın dilinin topluma yayılamayışından… İnsanların devlet otoritesiyle yapayalnız bırakılmalarından doğan bir boşluk, katılık… Aslında bizim insanlarımız çok sıcaktır, kalbi çok yumuşaktır. Coğrafyanın getirdiği binlerce yıllık bir kültürün sonucu, bu. Ama biz kentlerde kent kiri ile, tozuyla, egzoz dumanlarıyla bunları örtüyoruz. Kendimizi kapattıkça, gizledikçe içe dönüyoruz.Üzerimizde bir tortu birikiyor ve dijital araç, oyuncaklarla yapayalnız kalıyoruz.

Y.S. 40 Yıla yakın bu yoldaki serüveninizden bahseder misiniz? Dünden bu güne”Balkan Naci İslimyeli”yi nasıl ifade etmek istersiniz?

B.N.İ. Hep kendimi anlatmak istedim… Çevreye ve insanlara sanatın gücünü ve değerini anlatmak istedim. Yetiştirdiğimöğrenciler bundan yararlandılar ama sonunda toplumun değerlerine boyun eğmek zorunda kalıyorlar. Onları da kınamıyorum. Herkes var olmak için toplumsal çerçeve ile mücadele etmek cesaretini maddi ve manevi olarak gösteremeyebilir. Ama en azından hatıra olarak, eğitim dönemlerinde bunun en yaşamsal en dirimsel güç olduğunu insanın kendisiyle barışmasının, eleştirmesinin, insanı anlayabilmesini kendinden başlayarak insanlara açılan temel bir yol, temel bir değer olduğunu anlattım. Bunu da ancak sanatla yaparak veya izleyerek ortaya koyabileceklerini sanırım anlattım. Onlarda bir iz bırakmış olmaktan mutluyum.

Ama toplumsal bir değişiklik yapabildim mi? Sanatta yaptıklarımla da aykırı bir sanatçı kimliği ortaya koyduğumu düşünüyorum. Kendini tekrarlamayan, risk alan ve her seferinde topluma yaşadığı gerçeklerin bir diğer yüzünü başka araçlarla sunmayı deneyen… Kendini ve çevresini yenilemeye çabalayan bir sanatçı tipi yerine toplum her zaman kendi kalıplarını inatla sürdüren sanatçı tipini kabul ettiğini ve tercih ettiğini göstermiştir. Bugün ancak çeşitli bienaller, fuarlar aracılığı ile dünya ile karşılaştıkça başka diller de olabileceğini düşünmeye başladı insanlar. Ama bu tutuculukta en çok incinen hasar gören sanatçıların başındayım. Onu da itiraf etmem lazım. Çünkü yıllardır aynı katı çerçeveye karşı işler ürettim. Onu yumuşatmayaçalıştım.

Y.S. Yıllar önce Şahin Kaygun’un çalışmaları, fotoğrafları aykırı gelirdi. Sizi hep O’nun aykırılığla özdeşleştirmişimdir.

B.N.İ. Ama sanatçı öyle olmalı. Daha farklı şeyler yapmaya keşke ömrü yetseydi. Yaşamamın tek güzel yanı o. Bu vahşi dünyada en azından bir gün yaptıklarınızın anlaşılabileceğini görme umudu. Ne kadar uzun bir zamana yayılırsa o kadar anlamlı ve güzel. Erken ölüm o yüzden güzel değil. Yaşamak, hiç olmazsa mücadelemizin rövanşını görmek umudu yaratıyor. O yanıyla güzel yaşamak isterim doğrusu, hayatı da seviyorum.

Sayın Balkan Naci İslimyeli’ye, bizlere zaman ayırıp bu güzel röportajı verdiği için yeniden çok teşekkür ederiz.

||||| 0 ! |||||

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*