Fatih Benzer ile Amerika’da sanatçı ve akademisyen olmak üzerine

19 yıl boyunca sanat serüveninde akademisyen ve sanatçı olarak önemli çalışmalara imza atmış ve vazgeçilmez yaşam biçimim dediği sanatçı kimliğinden vazgeçmemiş bir Türk sanatçı, Fatih Benzer. Sanat serüvenini biziçevreleyen gerçekliğe, olgulara, olaylara, sorunlara ve sorulara cevap bulmak için çıktığı bir yol olarak tanımlıyor.

1992 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi’nin resim bölümünden mezun olan Fatih Benzer, 1993 yılında yüksek lisans ve doktora eğitimi almak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmiş ve resim alanındaki yüksek lisansını California State Üniversitesi’nde tamamlamış, daha sonra doktora eğitimi için Arizona State Üniversitesi’ne devam etmiştir. Yaklaşık 19 yıldır Amerika Birleşik Devletleri’nde hayatını sürdüren sanatçı, University of Minnesota’nın sanat ve tasarım bölümünde yardımcı doçent doktor olarak görev yapmaktadır. Sanatçı kimliğinin yanında, sanat eğitimindeki yayımları ve sunumlarıyla da aktif olan Fatih Benzer sanatında ve araştırmalarında “coexistence” (birlikte varoluş) kavramını dile getiriyor. Japonya, Oxford ve Portekiz’de düzenlenen dünya kongrelerinin yanı sıra, ABD’nin New York, Chicago, Boston, Louisiana, Seattle ve Minnesota gibi farklı eyaletlerinde katıldığı konferanslarda “coexistence” kavramını dile getiren sunumlarda bulunuyor ve Londra’daki King’s College’de “Pop Sanatı’nın dünü ve bugünü” üzerine derslerde veriyor. Fatih Benzer şu sıralar Duluth Art Institute’te 2014 yılında düzenlenecek olan kişisel sergisi için resimler üretmekte. Sanatçının Türkiye’deki kültür politikalarının sanat eğitimi üzerine olan etkisini konu alan kitap bölümü “Uluslararası Sanat Eğitimi Organizasyonu” tarafından yayıma hazırlanmaktadır.

Sanatçımızla yaptığı sanatsal çalışmaları, Amerika’da yaşamasının sanatı üzerine etkilerini, Resimlerinde işlediği konuları, gelecek hedeflerini ve özgürleşemeyen Türkçağdaş sanatını, sanatçısının sorunlarını konuştuk.

Y.S. : Sanat anlayışınızın gelişiminde ne gibi olayların etkisi olmuştur?

F.B. : Gerek Amerika Birleşik Devletlerinde gerekse uluslararası platformda akademisyen ve araştırmacı olarak katıldığım farklı kongrelerin ve açık oturumların sanat anlayışımda büyük etkisi oldu. Yaklaşık 5 yıl önce katıldığım ve Oxford Üniversitesi tarafından düzenlenen “Sanatın, Dinin ve Bilimin Birlikteliği” konulu açık oturumdaki deneyimim “coexistence” (birlikte varoluş) ve “stigma” (lekelenmiş, damgalanmış olmak) kavramlarının sanatıma yansımasına yol açtı. Çoğunlukla İngiliz ve Amerikan bilim adamlarının ve edebiyatçılarının katıldığı bu açık oturumda ben de “Işık Olsun” adlı sunumumla yer aldım. “Işığın” birliktelik sağlayan bir unsur olarak hem bilimde, hem sanatta, hem de farklı inanış biçimlerinde nasıl yer aldığını ve hangi anlamlara geldiğini tartıştık. “Işık” görsel bir eleman olmanın yanında, kavramsal olarak ta önemli bir rol oynuyor resimlerimde. Fizikçi Brian Greene’in “Gizli Gerçeklik” ve “Evrenin Dokusu” adlı eserlerinde bahsettiği parçacık-dalga paradoksu ve elektronların nasıl aynı anda iki farklı uzamda var olabildiği kuantum teorisi son derece ilgi çekiciydi benim için. Richard Dawkins’in de katıldığı ve aralarında benimde yer aldığım bu açık oturumun ana gayesi farklı görüşlere sahip aydınların “birlikte varoluş” (coexistence) tartışmalarına zemin hazırlamaktı.

Y.S. : Resimlerinizdeki ana temalardan ve kavramlardan bahseder misiniz?

F.B. : Yeni bir İkonografi yaratmayı hedef alan son çalışmalarım eski Yunan mitolojisinden, Osmanlı ve Ortadoğu minyatürlerinden, Rumi’nin özgürlük ve sadakat üzerine olan şiirlerinden, antik Yunan, Bizans ve Osmanlı mimarisinden etkiler taşımaktadır. Bu resimlerin ana amacı doğuyla batı arasında görsel bir köprü kurmaktır. Türkiye’nin zengin kültürel geçmişinden aldığım ilhamla, farklı anlamlar taşıyan imgelerin kimi zaman soyut kimi zaman temsili biçimlere bürünüp aynı zemin üzerinde bir arada varoluşunu (coexistence) olgusunu temsil ediyor son dönemçalışmalarım.  İçinde bulundukları duruma göre birden fazla anlam üreten bu imgeler, güncel ve geçmiş farklı kültürlerin zaman kavramından bağımsız olarak aynı mekânda var olabileceğini hatırlatırlar bize. Bir imgenin birden fazla anlam taşıyabildiği bir “çoğulculuk” bu yapıtların ana temasıdır.

Minyatür sanatında “bireyselcilik” kavramının fazlaca yeri olmadığını görürüz. Bu yönüyle minyatür sanatı neredeyse kolektif bir sanat haline gelmiştir. Pek çok minyatür ustasının eserlerini imzalamaması da bu kolektif mantığa uygun bir davranıştır. Minyatür sanatında olduğu gibi, benim resimlerim bireyselciliğin dışına çıkıp, çoğulcu var oluş için ortak zeminler arayışımın göstergeleridir. Resimlerimdeki parlak ve düzlemsel renk anlayışı minyatür sanatından aldığım etkileşimin bir yansımasıdır. Ancak, fotorealistik diyebileceğimiz temsili imgeler, doğuyu sembolize eden soyut ve yüzeysel biçimlerle kontrast yaratmak üzere yer alırlar resimlerimde. Sufi geleneğindeki semazenlerin kendi ve birbirleri etraflarındaki dönme eylemi, kavramsal bir zemin oluşturmamda yardımcı bir unsurdur benim için. Bu dönme eylemi, kâinatın düzenine ve ritmine yapılan bir göndermedir. Bu eylem aynı zamanda, materyal bir dünyadan, ruhani bir dünyaya geçiş anlamı taşır benim için. Resimlerimdeki tekrara veçeşitlemeye dayalı geometrik biçimler ve temsili imgeler bu dönüsün, var oluşun, çoğulculuğun ve alternatif mekânlar yaratma isteminin dile getirilişidir. “Buluşma Noktası” adı altında düzenlediğim kişisel sergilerdeki ana tema “çoğulculuk” ve “birlikte varoluş (coexistence)” olmuştur. Farklı tarzlarda çalışıp, çoğulcu bir yaşam biçimini farklı düzeylerde dile getirmeyi amaç edindim kendime. Sadece konu itibari ile değil, üretim yöntemleri itibari ile de çoğulculuğu odak noktası haline dönüştürdüm resimlerimde. Amerika Birleşik Devletleri’nde geçirdiğim yaklaşık 20 yıl boyunca karşılaştığım gerek kültürel, gerek politik, gerekse entelektüel çatışmaların ve tartışmaların yeri son derece büyük olmuştur resimlerimin üretiminde. Sadece bir sanatçı olarak değil bir akademisyen olarak ta böyle bir “birlikte var olma” görüşünü bilimsel araştırmalarımın bir parçası haline getirdim. Tamamıyla ahşap üzerine yapılmış son dönem resimlerim gerek uzak doğu etkisi gerekse geleneğe dayalı batı sanatı etkisi taşımaktadır. Kullandığım imgeler ve geometrik mekân tasarımları bu çoğulcu görüşe hizmet etmektedirler. “Tarihler arası” ve “kültürler arası” olarak nitelendirilebilir benim tavrım. Giderek küçülen bir dünyada, farklı görüşlerin ve yaşam tarzlarının ortak bir zeminde barış içinde var olabilmesi için, “çoğulculuğu” bir zorunluluk olarak görüyorum.

Y. S. : Kültürel değerlerin sanatınıza olan katkısını biraz daha açıklar mısınız?

F. B. : Kültürel normların ve inanışların sanatımdaki rolü önemli olmasına rağmen, sanatımı sadece kültürel farklılıkları ya da benzerlikleri dile getiren bir araç olarak görmüyorum. Özellikle içinde yaşadığımız çağ teknoloji ve iletişim araçlarının ve yöntemlerinin hızlı gelişimi ile bilginin inanılmaz bir hızla yayılımını sağlıyor. Böyle bir çağda bize düşen, aynı fikirleri paylaşmasak bile, hepimizin birbirimizi anlayıp saygı göstereceği bir ortam yaratmaktır. Ve ben böyle bir ortamın yaratılmasında sanatın rolüne ve gücüne inanıyorum.

Y.S. : Amerika’da yaşayan bir Türk sanatçı olmak ne tür beklentiler doğurdu sizin için?

F.B. : Gerek öğrenciliğim gerekse profesyonel sanatçılık yaşantım boyunca, Amerika’da yaşıyor olmak ve çalışmalarımı burada sürdürmek pek çok yeni kapıyı aralamama yol açtı. Türkiye’deki batı sanatına dayalı aldığım güzel sanatlar eğitimi Amerika’da yön değiştirdi. Türkiye’deki öğrencilik yıllarım boyunca, batı sanatının kayıtsız şartsız kabulüne tanıklık ettim. Farklı kültürlerin ve yaşam biçimlerinin bir zenginlik kaynağı olduğunu daha çok Amerika’daki eğitimim ve yaşam deneyimlerim sayesinde anladım. Bu bir anlamda son derece pozitif bir deneyimdi benim için. Kavram kargaşasına düşmeden, karşıtlıklara dayalı fikirlerimi sanat aracılığı ile kişisel sorgulayışım ve serüvenim haline dönüştürüp izleyicime aktarmaya çaba gösterdim.

Y. S. : Güncel ile arkaik, doğu ile batı, çoğulculuk ile bireyselcilik arasındaki karşıtlıklara dayalı çifte anlamlılığı nasıl açıklıyorsunuz?

F. B. : Bazen bu çifte anlamlar “ikilemler”, “çelişkiler”, “karşıtlıklar” olarak vücut buluyor ve anlam kazanıyor resimlerimde. Hayatın hemen her anında ve alanında süreklilik oluşturan bir denge unsuru haline gelebiliyor bu çifte anlamlar. Alternatif çözümler üretmek, ya da ürettiğin çözümlere şüpheli gözlerle bakmak bir sanatçı olarak her zaman değer verdiğim bir nitelik oldu. Böylesine bir tavır ardı arkası kesilmeyen bir sorgulamanın da gerekliliğini getiriyor beraberinde. Güncel ve arkaik, nesnel ve öznel, varlık ve yokluk gibi deyişler aslında birbirinden hiç ayıramayacağımız tamlamalar olarak dile getiriliyor resimlerimde. Örneğin, soyut bir uzamda uçan bir balık imgesi farklı mekânlar ve zamanlar arası seyahati dile getirebiliyor. Bazen sadece geride bıraktığı gölgesi ile tasvir edilen bu balık imgesi kendi somut varoluşu ile karşı karşıya kalabiliyor. Doğa sadece gerçekçi yansımasıyla değil soyut bağlamdaki varoluşuyla da dile geliyor bu resimlerde. Resimlerimdeki tekrara ve benzeşime dayalı geometrik biçimler doğadaki farklı topografik yapıları andırabilir. Bu geometrik biçimler antik Yunan ve Mısır mimarisinden esintiler taşıyabiliyor aynı zamanda.

Y. S. : Mimari öğelerden esinlenmiş soyutlamaya dayalı bir uzam hissi yaratmanıza karşın, resimlerinizdeki imgelerde son derece temsili bir tavır kullandığınızı görüyoruz. Bunu mimesis ile açıklamak olasımı sizce?

F. B. : Kullandığınız yere göre, mimesis terimi “temsili” ya da “taklit” anlamlarına gelebilir. Eski yunan felsefesindeki anlamından farklı olarak bugün “gerçekliğin ifadesi” anlamında kullanılabilir, mimesis. Resimlerimde kullandığım hemen her temsili imge, o imgenin kendi anlamını vurgulamak ya da sorgulamaktan ziyade önemli bulduğum bir kavramı nasıl ifade etmek istediğimle bağlantılıdır. Yani bir imge, izleyicinin geçmiş deneyimleri ve bilgi dağarcığı ile eş oranlı olarak birden fazla anlam üretme yetisine sahiptir. Bir sanatçı olarak görevim, izleyici ile resimlerim arasında bu türden zengin bir diyalogu başlatmaktır. Semiyotik (göstergebilim) bakış açısı böyle bir anlam yaratma ya da anlam bulmaçabasını desteklemekte son derece etkili oldu benim için tabii ki. Nitekim bir imgenin ya da simgenin hangi kültürde nasıl anlam kazanıp izleyici ile nasıl iletişim kurduğu konusu semiyotik biliminin araştırma konusudur. Sistematik bir yöntem içermese de, bir akademisyen olarak semiyotik bilimine dayalı yaptığım araştırmalarımın resmime olan katkısı tartışılmazdır. Özellikle kültürel kodların anlaşılması ve tartışılmasında semiyotik son derece önemli olmuştur.

Y. S. : Türkiye’de çağdaş sanatın bugünkü konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

F. B. : Doğu ve Batı arasında coğrafik olduğu kadar kültürel bir köprü de teşkil eden Türkiye’de pekçok aydının ve sanatseverin en büyük mücadelesi kültürel kimliğimizi nasıl yansıtmamız gerektiği olmuştur. Türkiye’deki tarihin oluşumunda kültürler arası etkileşimlerin rolünün ne kadar büyük olduğu şüphe götürmez. Ancakülkemizde, çağdaş olmak batı sanatındaki ve kültüründeki pekçok değerlerin adaptasyonu gibi algılanmış ve bu durum sanat eğitim sistemimizin vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Buna karşıt olarak, kültür ve sanat zenginliğimizin korunması ve sürdürülmesi kültür politikalarımızda halen geçerliliğini koruyor. Fakat bu politikalarda çoğu zaman göz ardı edilen şey, kültürel zenginliklerin her çağda, çağın gerekleri doğrusunda yorumlanmasına olan ihtiyaçtır. Ve böyle bir yorum, bu değerlerin yüzeysel ifadesinden çok daha fazlasını gerektirir.

1990’lı yıllardan bu yana, Türkiye’deki pekçok sanatçının, sanat tarihçisinin, eleştirmenin ve küratörün fark ettiği şey, Avrupa ve Amerika’daki sanat ortamında “asimilasyon”, “çoğulculuk”, “integrasyon” gibi kavramların çok daha erken tarihlerde popüler tartışma konusu olduğuydu. Avrupa ve Amerika’daki bu konuların Türkiye’de de değer kazanıp tartışılması gerek politik, gerek sosyal nedenlerden dolayı son derece uzun bir süreci gerektirmiştir. Büyük bir çesitliliğe sahip kültür ve sanat geçmişimizin olduğu gibi korunması ile çağdaş sanat sanatçılarımıza yeni açılımlar getirecek bir malzeme haline dönüştürülmesi arasındaki çelişki büyük bir karmaşayada sebep olmuştur. Bu durum yeni bir olgu değil bizim tarihimizde. Bunun en büyük nedenlerinden biri Batı’nın ilericilik, Doğu’nun ise gericilik ile özleştirilmiş olmasıdır yıllar boyu. Çağdaş Türk sanatındaki yeni gelişmeler, sanatçılarımızın, eleştirmenlerimizin, küratörlerimizin olduğu kadar gerek devlet, gerekse özel kurumların da bir senteze gitme yolunda olduğunu gösteriyor. Ancak, New York gibi, Berlin gibi, Londra gibi büyük sanat ortamlarında yıllardan beri süregelen tartışma konularının ve sanat yapma biçimlerinin Türkiye’de henüz tartışılması ve uygulanması biraz yavaş bir gelişme olarak görülebilir. Kanaatimce, çağdaş sanatımızı Avrupa ve Amerikan sanatının bir ekosu haline dönüştürmek yapacağımız en büyük hata olur ve hatta olmuştur. Türkiye’deki belli başlı pek çok galeri “sanat ortamı” ile “sanat piyasası” arasındaki ayrımı görebilmiş değil. Böyle bir tekelcilik, değerli pekçok sanatçımızın hak ettiği yere gelmesini ve “sanat ortamına” katkıda bulunmasını engelliyor. Uluslararası platformda çağdaş Türk sanatını temsil eden isimlerin üst düzey kurumlar ve küratörlerce seçilmesi her zaman en doğru yöntem olmayabilir. Sanatçının “karar veren otoriteler” karşısında söz sahibi olması zorlu, zaman alan ama aynı zamanda çok gerekli bir süreçtir.

Akademisyen sanatçımız Fatih Benzer’le yapacağımız sohbetler Amerika’da ki sanat ve sanatçılar üzerinden devam edecek.


||||| 0 ! |||||

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*