leyla-alaton-roprtaj-cover

Işık Saçan Ruhuyla Leyla Alaton

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün kutlandığı bu ayda, kadınların sorunlarına kulak verip, onlara her fırsatta destek veren, yol gösteren bir iş kadınına yer vermek en doğrusu olurdu. Karşımda gözlerinin içi gülen, enerjisi hiç bitmeyen, yorulmak bilmeden, şikâyet etmeden atom karınca gibi çalışan, iş dünyasındaki başarılarının yanı sıra, sanata sanatçıya ve en önemlisi kadına verdiği destekler ile adından söz ettiren, bir iş kadını var. Bağımsız ve mutlu dimdik ayakta ve önceliklerini de çok iyi bilen bir anne. Her sabah dediği gibi FREE’N HAPPY LEYLA ALATON.

Aynı zamanda iyi bir koleksiyoner olan Leyla Alaton ile röportaj için buluşma adresimizi, ana konularımızdan biri sanat olacağından, en güzel sanat mekânlarından biri olan Ekavart Gallery olarak belirlemiştik. Yakın zamanda kaybetmiş olduğu babası İshak Alaton ile başlayan sohbetimizi, sanat, kadın aile ve hiç anlatmadığı konuları konuşarak tamamladık. Zevkle okuyacağınızı umuyorum. Işık saçan ruhuyla, sahici, samimi, tüm içtenliği ile kendi gibi Leyla Alaton.

Y.S. Babanız İshak Alaton’un sizin için önemini ve çok değerli olduğunu biliyorum. Söze onunla başlamak ve burada bir kez daha saygıyla anmak istiyorum. Yakın zamanda kaybettiğiniz babanızın yokluğu sizi nasıl etkiliyor? Bize babanızdan hayat felsefesinden, size verdiği öğretilerden kısaca söz edebilir misiniz?

L.A. Pek gitmiş gibi gelmiyor bana, zaten hafta arası daha çok evinde kalır, hafta da bir ofise gelirdi. Onun için hep telefonla konuşurduk veyahut orada olduğunu bilirdim. Onun gibi bir duygu halindeyim. Belki de her şey kafamda ve kalbimde çok canlı olduğu için hala öyle, gitti gibi hissetmiyorum veya bana geç dank ediyor, bilemiyorum. Hem beynimde onunla konuşuyorum, hem de varlığını hissediyorum. Gerçi mezarına gitmiş olsam da, taşını yaptırmış olsak da gitmemiş gibi bir his. Aynı zamanda çok da meşgul olduğum için, başka şeyler düşünmeye vaktim olmuyor. Daha önce söylediğim gibi işe de gelmediği için, O evinde, uzakta, ama yanımda hissi devam ediyor, değişik duygular. Babamın felsefesi, bize öğretileri çok çok uzun. Bize çok temel şeyler öğretti. Saygınlığı, her şeyin üstünde olduğunu, mütevazılığı, her şeyden önemli olduğunu, insan olmayı, insancıl olmayı, herkesi eşit görmeyi hiçbir şekilde insanlar arasında ayırım yapmamayı, kibirli olmamayı ve hep öğrenmeyi, hep merak etmeyi öğretti. Babam bir çocuk coşkusu ve merakında ne kadar çok öğrensem iyidir diye bilmediği konularda binlerce soru sorardı. Bizden çok daha iyi dünyayı takip ediyordu. Meraklı bir çocuk, yaşlanmayan bir ruh hali vardı. Ve hep saygınlığı ön planda tuttu, hiçbir zaman parayla fazla bir işi olmadı. Bence para mefhumundan kopuktu, ihtiyaçları gördükten sonra onun sanal olduğunu düşünürdü.

İshak Alaton-Leyla Alaton

İshak Alaton-Leyla Alaton

İnternette çok okunan sözleri var. “Paranın iki kişiliği vardır” derdi. ‘Birincisi; para bir değiş tokuş aracıdır. Para verip yiyecek, giyecek, ev, bark, hatta sağlık satın alabilirsiniz. İkincisi ile gelecek korkusunu yenersiniz. “Yaşlılığımda çaresiz, muhtaç, perişan kalmam çünkü kötü gün paramı bir kenara ayırdım” dersiniz. Ama para ötesi para-üstü bir konu daha vardır. Bunu parayla satın alamazsınız. Bunun adı zevk ve keyiftir. Zevk almak, keyif duymak ancak KÜLTÜR ile mümkündür. Resimden zevk almak için sergiler bedava, müzik, kaset ve diskler üç otuz para. Ayrıca konserler de pahalı değil. Tiyatrolar hamburger fiyatına. Aşk ve Sevgi zaten bedelsiz. Güneşin batışından, denizin hışırtısından ya da bir satranç oyunundan zevk alabiliyorsanız, güneşi kaç paraya batırabilirsiniz? Denizi hışırdatmanın fiyatı nedir? Kalenizle bedavaya şah çekebilirsiniz. Yaşlılığınız için biriktireceğiniz kötü gün parası kadar belki ondan da önemli olan bu zevkler ve mutluluklardır. Bunlara sahip olmak ancak kültürle mümkündür. Para kazanmaya emek verdiğiniz kadar kültür edinmeye de emek verin. Yaşlılar ölüme daha yakın derler. Ama ölüm nüfus kâğıdı sormuyor. Şimdiki tutkulu projem, bir ceviz ormanı yetiştirmek. Fidanları dikmeye başladım bile. Ceviz fidanı 8 yıl sonra ağaç olup ceviz verirmiş. Simdi 76 yaşındayım. Yani 84 yaşımda ceviz kıracağım. Bu kez kendi cevizlerimi… İster genç olun, ister yaşlı Yaşınızla barışık değilseniz, ihtiyarsınız demektir. Çok genç ölen yaşlılar olduğu gibi ihtiyar doğanlar da vardır.’

Kitapları önemli çok tavsiye ederim. Kitapları onun felsefesini çok iyi açıklıyor. Saygınlığı, Memleketi için bir şeyler yapmayı, arkasında bir şeyler bırakmayı her şeyin üstünde tuttu. Bizi, çocuklarını seviyordu ama herkese de yetecek kadar büyük bir kalbi vardı. Babam öldükten sonra birçok, tanımadığım insanın onun hayatında yeri olduğunu ve onlar ile görüştüğünü öğrendim. İnsanlar ile görüşüyormuş, onlara çok büyük de zaman veriyormuş, yani çok insana yetiyordu. Kaybettikten sonra birçok kişinin hayatına dokunduğunu başka başka kişiler yazdı, her kesimden ilginç anı ve mesajlar geldi.

Y.S. Babanız sizin için değerli fakat aynı zamanda ülkemiz içinde çok değerli önemli bir iş adamıydı. Evet, kitapları ile hayata bakışı ile birçok insana dokundu. Bıraktığı izin derinliğini giderken bile insanlara nasıl hissettirmiş, tanımadığı insanların bile yüreğinde hüzün bırakıp gitti.

Benim, 2014 yılında sevgili İshak Alaton ile ilgili hiç unutamadığım bir an var. Fransız Saray’ında Fransız Konsolosu tarafından size ‘Légion d’Honneur’ Onur Nişanı takıldı ve siz kürsüde bir konuşma yapmaya başladınız. Herkes karşınızda sizi dinliyor, babanız yanda ayrı bir köşede tek başına sizi izliyordu. Unutamadığım an bir babanın kızını ışıl ışıl gözlerle gururla izlemesi oldu.

L.A. O gece önemli bir geceydi ve babam gerçekten iyi ki oradaydı ve iyi ki Onur Nişanı takılırken gördü.

Y.S. Evet iyi ki gördü. Ben de, Baba İshak Alaton’un gözlerinin dolu dolu oluşunu, ışıltıyı, duruşunu, gururlu bakışını ve yüzündeki tebessümü hiçbir zaman unutmayacağım. Birçok insan da hayatlarına değdiği anları unutmayacak. Sizin de söylediğiniz gibi kitapları mutlaka okunmalı ve gençlere yol gösteren olmalı.

Y.S. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, ama biliyorum ki size göre bu tek güne sığmayacak bir konu. Günümüzde iş kadını sayısı artarken, kadına şiddet te aynı hızla artıyor. Konferanslara katılıyor, kuruluşlara destek veriyor ve sosyal medya da bu yönde paylaşımlarınız olduğunu biliyoruz. Başka, ne tür destekler veriyor neler yapıyorsunuz? Kadına şiddet ve iş yerlerindeki mobbing hakkında ki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

L.A. Bütün bunlar bir uyanış, farkındalık ve ben onu yapmaya çalışıyorum. Şiddetin tarifi bile son yıllarda konuşulmaya başlandı. Biz, çocuklarımıza bile gösterdiğimiz psikolojik baskının nasıl bir şiddet olduğuna yeni uyandık. Daha dün sosyal medyada müthiş bir tablo paylaştım, yıllar önce Ekavart Gallery’de açılmış olan ‘Dikkat Kadın’ sergisinden Bülent Demirağ’ın eseri, adamın ağzından çıkan el karşısındaki kadının boğazını sıkıyor. Altına da ‘Sanat ne işe yarar ki diyenlere gelsin! İçinizi acıtan mobbingi hissedebiliyor musunuz? Eziyet fiziksel değil, yılan zehiri saçan dille de olur.’ yazmıştım. Her şeyden daha çok like aldı. Demek ki ne kadar çok insan bunu yaşıyor, mobbinge maruz kalıyor. Gerçekten çok etkili, müthiş bir rölyef, dil yumruk gibi çıkıyor, dil kadar insanı yaralayan bir şey yok, çok yorumlar yazılmış ‘fizikselin acısı geçer dilin acısı kalır’ diye… İnsanlar sözlerle birbirini yaralayabilirler, aşağılayabilirler, süreklilik arz eden yıpratma amacı taşıyan, bilinçli sistematik davranışlar, mobbing dediğimiz de bu. İş yerinde uygulanan mobbingin 6 sene öncesine kadar adını duymamış, anlamını bile bilmezdim. Ben dahi uğradığım mobbingin adına mobbing demiyordum adını koyamıyordum. Adı konmuşsa daha iyi anlaşılır ve irdelenir, üzerinde konuşulur ve farkındalık o zaman oluşur. Sadece erkekler değil, iş hayatında kadınlar kadınlara da yapabiliyor mobbingi. İşyerinde bir kişi ya da grubu hedef alabiliyor.

Ve bugün katıldığım Avon panelinde kadına şiddetten de bahsedildi. Kadınlar kendi ekonomik bağımsızlıklarına kavuştukça kafasını dik tutabildikçe, beğenmiyorsan kendi başımın çaresine bakabilirim diye dikleşebildikçe bu olay coşmaya başladı. Kadın cahil kaldıkça, kadın başını kaldırıp ekmeğini kazanamadığı sürece her şeye katlanıp, kaderine boyun eğiyordu. Benim 2013’de yapmış olduğum TEDx konuşmam var Google’da ‘Türk Kadını Uyandı’ diye, orada da söylediğim gibi Türk Kadını uyandı Pandora’nın kutusu açıldı ve uyumaz artık, bitti. Çok büyük bir uyanışta kadınlar, sadece büyük şehirlerde değil, bütün illerde de internet ile sivil toplum örgütlerinin çalışmaları ile sadece Urfa Harran’da tanıdığım bir kadın gurubu var ki Gastronomi Okulu açtılar ve de Fransa’nın bir Gastronomi Festivaline katıldılar. Urfa’da ki kızlar ve babaları abileri de izin veriyor artık. Çünkü bu kızlar, çalışma hayatına katılıyor, aileye bir yük olmuyor ve eve para getiriyor. Baba ve abi de anlıyor ki evlendirerek iş çözülmeyebiliyor, aksine bir şey olursa tekrar başlarına gelip kalacak, iyisi mi iş sahibi meslek sahibi olsun. Türkiye’nin dört bir yanında bir değişim, bir dönüşüm var. ‘Hayatım Yeni Bahar’ gurubundan mesela Mardin’de atölyeleri var, kolye yapıyorlar ben de her seferinde o ürünlerden yanımda yurt dışına götürüyorum. Bizlerin görevi de bu farkındalığı en yakın çevremizden en uzağa kadar artırmak. Senin de bir kız çocuğun var ve onun mutlaka ve mutlaka bir meslek sahibi yapmak. Artık bitti koca, baba, kardeş parası ve onlara güvenerek yol almak çok zor. Kendi ayağının üzerinde duran insanlar olmalı.

leyla-alaton

Y.S. Düşündüğünü çekinmeden açık ve net bir şekilde söyleyen bir kişisiniz. Bu özelliğiniz yetiştiriliş tarzınızdan mı geliyor?

L.A. Yaş almamdan geliyor diyebilirim. Gerçi her zaman açık sözlüydüm, olduğum gibi, sözümü esirgemeyen, hesabı kitabı olmayan, düşündüğünü söyleyen direkt biriydim. Eskisi ile o kadar aynıyım ki, tutarlı bir insanım, ben hep böyleydim. Bende yeni bir şey yok, ama başkalarının duyması ve farkındalığına varması yeni. Sosyal medyanın etkisinin bu kadar olmadığı geçmiş yıllarda beni başka türlü, daha soğuk tanıyabilirler. O zaman gazete haberlerinden okuyor birebir tanımıyor sesimi duymuyordu ve ön yargı vardı her zaman. Şimdi ise bendeki sıcaklığı, içtenliği gördükçe şaşırıyorlar. Çünkü insanlar ön yargılı ve mitleri var, bu insan bu seviyede böyle bir ailede böyle olamaz diyor, seni hak etmediğin kalıplara sokuyorlar. Onun için hep böyle hayretler içinde kalıyorsun. Şu an sosyal medyada ki paylaşımlarıma şaşırarak beni daha iyi tanıyorlar. Benim annemin de babamın da hem karakterleri hem değer yapıları insan olarak insanlar. Herhangi bir nedenden dolayı, hiçbir insanı, arkadaşlarını hor gördüklerini görmedim. Annem Avrupalı İsveçli, biliyorsun çok eşit bir toplumdan geliyor. Aynı zaman da ikisi de savaş çocuğu. 2. Dünya Savaşı sonucuna katlanmış çocuklar. Biz de evde şımartılmadık, hor görmeyi öğrenmedik. Bunlar ailede rol model öğrenilen değerler. Benim için hiç fark etmez Hillary Clinton ile şu an seninle konuştuğum gibi konuştum. Benim için hiç fark etmiyor insan insandır. Onlar da öyle. Biz diyoruz ki o tip insanlar çok erişilmez tam aksine çok daha yukarıda olanlar çok daha zarif ve insan olabiliyorlar. Onları çevreleri böyle ulaşılmaz ve Onlar ile görüşülmez yapıyor onun için de yalnız kalıyorlar. Hâlbuki hiç öyle bir şey yok. İnsanlar mitlere inandıkları için kendilerini mitler ile kısıtlamış oluyorlar. Hâlbuki o mitlere takılmayanlar, dümdüz gidenler çok daha başarılı oluyor. – öyledir, – öyle derler, – ama bu iş böyle olur diye hep böyle kendine başkalarının söylediği bahanelerle ilerleyenler ki ilerleyemiyorlar dikkat edersen, yasak tanımayanlar dümdüz gidiyorlar. Ondan sonra Onlar’a şanslı deniliyor. Onlar şanslı falan değil ki korkup çekinip başkalarına inanıp sadece başkalarının kendilerine koyduğu yasakları tanımamış karakterler.

Bir taraftan da samimi olduğum kadar mesafeyi de severim kendimle bile bir mesafem vardır. Fazla samimi olmak saygısızlık getirir. Çok hashas bir dengedir. Ben ona çok dikkat ederim, hiç kimseyle fazla haşır neşir olmak istemem çok yardım severimdir elimden geldiği kadar güzel kadınsı içten tavsiyelerde bulunurum ama gidip te O kişinin peşine de düşmem. Hayatının bir parçası olmaya merakım yoktur doğru olan bu ama herkes yapamayabiliyor. Zaten buna vaktim de yok.

Y.S. Farklı zannedilip, ama sizi gördüklerinde tanıdıklarında bunu bir sıkıntı olarak yaşadınız mı?

L.A. Hayır çünkü güzel sürpriz yapmak kötüsünden bin kat daha iyidir. Ama doğrusu insanlar zorluk çekiyor bunun gerçekliğine inanmakta gördüklerinde de ‘ A ben hiç bu kadar zayıf olduğunuzu veya daha genç olduğunuzu düşünmezdim.’ Dediklerinde tam tersi de olabilirdi diyorum. Bu güzel pozitif bir sürpriz olmuş oluyor.

Y.S. Sosyal medyayı aktif bir şekilde kullanıyorsunuz. Her alanda, her şeyden paylaşım yapıyorsunuz hatta ‘Muzur Leyla’ paylaşımlarınızda var. Karşı tarafa bu samimiyet yansıyor. Peki, bu samimiyeti yanlış anlayanlar oluyor mu?

leyla-alaton-roprtaj-detayL.A. Birincisi şu kısacık dünyada gülmek kadar güzel bir şey yok. Kısada olsa, dakikalık mutluluklarda olsa, life style olarak pozitif olmayı seçtim, İnci Hanım (Aksoy) gibi, biz bilinçli ya da bilinçsiz pozitif olmayı seçen insanlarız, onun için bu kadar iyi dostuz. Pozitif olunca pozitifi de çekebiliyorsun, öbür türlüsü zaten bir işe yaramıyor, daha akıllıca değil mi? Bu durumda seni aşağıya çeken bir şey de olmuyor. İyimser olmak, neşeli olmak, yapıcı olmak kadar insanı yukarı çeken bir şey yok ve sevimli olup kendinize iyilik yapıyor, kendinize hayrınız oluyor hem de etraftaki insanlar size büyük bir sevgi ile bakıyorlar. Sosyal medyada ben insanların hem eğitildiğini, hem öğrenim gördüklerini, hem de psikolojik olarak çok etkilendiklerini görüyorum. Yürüyüşlerimizle bekli çok insanı yürütmeye başladık, zayıflamakla ben yapabilirim sen de yapabilirsin oldu. Saç başla illa uzun saç, kuaförlük saç gerekmediğini gördük. Koyduğumuz matrak videolarla insanlar her türlü hale gelebilir, bunlara gülünebilir, hiçbir şeyi bu kadarda ciddiye almaya gerek yok. Yani, benim sosyal medyada paylaştıklarımda çok mesaj var. En sevdiğim şey tabi ki kendimle dalga geçmek, çok severim en komiği de bence o, keşke daha çok da koyabilsem ama bu kadarda enseyi karartmamak lazım. Tabi sosyal medya çok fan, çok da derinliği yok, ama en azından sahici Leyla’yı tanıtan, başkalarının aracı olarak beni gösterdikleri değil benim direkt olarak kendimi hissettiğim gibi sergilediğim bir mecra. Sosyal medya hesaplarımı ben mi başkası mı yönetiyor diye çok kişi soruyor. Ben yönetiyorum. Bunun zor bir şey olduğunu zannediyorlar, bilmediğin bir şeyi zor zannedersin. Hepsine nasıl yetiştiğimi soruyorlar, bir bilseler her zamankinden daha çok çalıştığımı. Ama o kadar kolay içten ve o kadar az zaman alıyor ki, bir kuralım yok, önceden her şeyin beklentili olması, hesap kitap sevmiyorum, tamamen içten yaşıyorum, keyfim ne zaman isterse bazen çok şey paylaşmayabiliyorum. Özelimi hiç paylaşmıyorum. Zaten özel hayatımdaki insanlar paylaşılmayı istemiyor, gerekte yok. Sosyal medyada bir yere kadar. Ben yatağımı açıp, çarşafım bu renk ve üstümde de kedim bu pozisyonda yatıyor görsellerini de koymam. İnsanların o sınırı korumaları lazım en azından benim kadar takipçisi olan ya da sayfası herkese açık olanların. Güzel şeyleri paylaşmak iyi şeyleri paylaşmak istiyorum. Güzel bir kitabı beğendiysem onu paylaşmak, bana güzel bir şey hediye edildiyse onu paylaşmak bir kız arkadaşımın yeğeninin yaptığı yeni bir çanta tasarım site, sayfa açtıysa ve beğendiysem onu anons etmek yani güzellikleri iyi şeyleri paylaşmak başka kadınların o küçücük imkânlarıyla sosyal medyadan satış yaparak üç beş kuruş kazanmasına destek vermekten daha zevk verici bir şey olabilir mi? ben sosyal medyayı çok insanların işine yarayan mecra olarak görüyorum. En çok sanatı paylaşıyorum. Kaç kişi galeriden içeri giriyordu. İnsanlar almasam da gidebilirim, almasam da görmeliyim bu bir genel kültür haberdar olayım en azından bir güzellik göreyim noktasına bence sosyal medya ile geldiler. Bugün galeriden içeriye girmeye korkan, anlamam diye düşünen insanlar var. Siz içinde olduğunuz için bilmiyorsunuz bunu, Sokaktaki insan korkuyor bilmediği şeyden. Hala galeriye ücretli mi diye soran müze ücretli galeri ücretsiz ayrımını bilmeyen var. Sanat kültür konusunda da bence sosyal medya çok destek verdi bu olayın insanların hayatını zenginleştirmekte. Sosyal medya dolaylı olarak bizlerin hayatını çok zenginleştiriyor manevi olarak. Kaç tane kadın yemek konusunda becerilerini sergilediler iş kurdular, catering yaptılar. Dünyaya entegre oluyorsun, artık kendi içinde kalmıyorsun ki seni bütün dünya görüyor, sosyal medya sayesinde mesafeler kısaldı. Sınırsızlık var. Dün katıldığım panelde bloggerlar vardı. 600 bin 700 bin takipçileri var. Mesela çocuğunu doğururken geçirdiği problemlerden açıyor bir blog öyle başlıyor. Evden oturduğun yerden yapabileceğin birçok meslek var sosyal medyadan. Engelliler bile daha entegre olabildiler. Yaş icabı kendilerini iş dünyasının dışında hissedenler, bizim en çok arkadaşlarımızın anneleri sosyal medyada. Çok arkadaşımız sosyal medyaya girmemekte direndi, anneleri onlardan evvel girdi.

Y.S. Paylaşımlarınızın altına birçok yorum yazılıyor hatta geçenlerde Nusret ile bir fotoğrafınızı paylaşmıştınız eleştirenler olmuştu. Yakınlarınızın ya da takipçilerinizin görüşlerini düşüncelerini dikkate alıyor musunuz?

L.A Her görüş saygındır, herkes aynı fikirde olmak zorunda değildir. İnsanların değer yargıları farklıdır. Nusret benim için bir success stories dir. Bugün Amerika’da James Corden Show’a çıkan Türk ben tanımıyorum. O çıktı 15 milyon kişi seyretti, stadyumlarda futbolcular, her yerde herkes o tuz atma hareketini yaptı. Japon sanatçı Takashi Murakami resminde Nusret’i kullandı. Sen beğen beğenme olay bitmiştir, bu bir başarı öyküsüdür. 34 yaşında ilkokul mezunu bir adam, işinin başında, kendisi yönetiyor ve işini severek yapıyor. Ben buna şapkamı çıkartırım. Ben snop bir insan olmadığım için veya sınıf ayrımı, eğitim ayırımı görmediğim için bu başarıyı alkışlamak istiyorum. Sanki en iyi arkadaşım başarmış gibi hissettim o kadar gurur duydum. Ben her gün, her ay O’nun restoranına gitmedim, ama bir Türk’ün başarısı gurur verici olduğunu düşünüyorum.

Y.S. Sanata gelelim birazda. Daha çok Çağdaş Eserlerden oluşan bir koleksiyonuz var , ‘ALACA’ adıyla geçtiğimiz yıllarda Ankaralı Sanatseverler ile m1886 Sanat Galerisi’nde ve İstanbul’da Ekavart (Eğitim Kültür ve Araştırma Vakfı) Gallery’de Deniz Artun küratörlüğünde buluşturdunuz. Evinizde ki sanat eserlerini sanatseverler ile buluşturma fikri nasıl doğdu?

L.A. Benim koleksiyonumun ortaya çıkması Galeri Nev Ankara’dan Deniz Artun’un fikriydi. ‘Leyla Hanım gelin Ankara’da bu eserleri gösterelim, çok güzel eserleriniz var.’ dediğinde şaşırdım. Tamam, benim ruhuma çok iyi geliyorlar, çok seviyor, onlarla yaşamaya bayılıyorum ama ‘Leyla Alaton Koleksiyonu’ diye bir iddiam hiçbir zaman olmadı ve olmayacak. Ankara’da, farkında olmadan oluşan bu seçki ile harika bir sergi oldu, çok da ses getirdi. Ben de insanlara bu kadar değişik dokuda bu kadar eseri gösterdiğim için büyük zevk aldım. Ankara sonrasında İstanbul’da bu serginin açılması da Ekavart Galerisi’nin Yöneticisi İnci Aksoy’un fikriydi.14. İstanbul Bienali’ne paralel ne yapayım diye düşünürken ‘Alaca’ neden olmasın diyerek sunduğu muhteşem fikri ile de beni onore etmiştir. Çünkü koleksiyonu İstanbullu sanatseverler sadece fotoğraflardan ve Art TV’den izleyerek görmüşlerdi. Sonra ise bire bir yaşama fırsatları oldu. Contemporary zamanı evime gelen, gören yabancı misafirler oldu. Ama galeri ortamında eserleri neredeyse tanıyamıyorsun, bir evde sergilenişi ile galeride görmek çok farklı bir duygu. Benim içinde farklı bir duygu, daha önce görenler içinde öyle oldu. İyi bir süreç oldu. Geçen sene de Contemporary İstanbul 2016’da ilk defa koleksiyonerlere de bir bölüm ayrıldı. Orada da koleksiyonumdan bazıları sanatseverler ile buluştu. Harika bir girişim oldu, çok yoğun bir ilgi vardı kapısında uzun kuyruklar ile sanata duyulan ilginin artması sevindirici oldu.

Y.S. Üniversiteden mezun olurken anne ve babanız size Erte’nin bir eserini hediye etmiş. Bu eseri, koleksiyonerliğe başlamanızın miladı olarak kabul edebilir miyiz? Sonrasında koleksiyonerlik süreci nasıl gelişti? Hangi duygu ile sanata ve sanatçıya destek veriyorsunuz?

L.A. Çok geniş ve çok güzel bir soru, bütün öğleden sonra oturabiliriz burada. Evet, mezuniyet hediyesi olarak, Erte’nin çok güzel bir litografisini anne ve babama aldırmıştım. Adını da hatırlıyorum ‘Her Secret Admirers’ Yani ‘ O’nun Gizli Hayranları’. Bu gün hala yatak odamda asılıdır. Resimde önde kraliçe gibi bir kadın, arkasında O’na kalp uzatan 18. Yüzyıl dönemi giyim tarzındaki erkekler var. Ben kendimi bu resimdeki kadınla çok özdeşleştirdim. Güzel olduğum gençlik dönemimde çok hayranım olmuş, ama bana hiç yaklaşamadılar, bunu söyleyemediler. Ben çok sonra öğrendim bu hayranlıkları. Yaklaşılamayacak kadar mesafe koyan, taviz vermeyen, sert ve de korkulan bir karakterim vardı. Bana yaklaşmak kolay değildi. Aslında 26-28 yaşları, öyle çok güçlü bir kadın da değildim. Bazı insanlara, yaklaşmaya cesaret etmek zordur, ben onlardanım, hala da öyleyim. Ama yakından tanıdıktan sonrada nasıl böyle düşünebildim diye kendi kendilerine şaşırırlar. Sanırım bu yaşlarımda daha yaklaşılabilir de oldum. Çünkü içinde bulunduğum ortam daha farklı, sanat insanları yaklaştırıyor. Seninle de öyle bir ortamda tanışmış daha hızlı daha çabuk arkadaş olmuştuk. Bu koleksiyonerliğe geçiş sürecim ise çok değişik dönemlerde bazen daha yavaş bazen daha hızlı oldu. Ama şunu söyleyebilirim ki son 12 yılda benim koleksiyonerlik sevdam coştu. Bundan daha çok zevk almam, üzerine eğilmem daha duyarlı ve istekli olmam arttı. Çünkü biraz daha önceliğim olabildi çocuklarım büyüdü, işim aktif devam etse de sanata daha çok zaman ayırabilir oldum. İçinde olduğum sosyal dernek ve vakıf ortamları buna müsait oldu. Mesela Aksanat’ın Danışma Kurulu’nda olmam, New York’taki New Museum Liderlik Kurulu’nda yer almam, Contemporary Danışma Kurulu’nda yer almam, otomatikman sanat ile iç içe olmamı sağladı. Hayatımın bu evresinde olay böyle gelişip hepsi bir birini tetikledi.

Sanatın içinde takipçisi olmak aslında başlı başına bir iş. Bu da bir meslek dalı haline geldi. Dünyadaki bütün fuarları, bienalleri ve sergileri gezebilmek benim için de imkânsız. Bu kadarını yapabilmek için insanın çok ama çok parasının ve sadece ona ayıracak çok zamanının olması gerek o zaman bütün hayatını öyle geçirebilir. Fakat ben çocuklar büyüdü önceliğim sanat olabildi desem de, birinci öncelik hep çocuklarım olacaktır diyebilirim.

Y.S: Allah bağışlasın iki yakışıklı, Atlas ve Eros adında oğlunuz var. Yaşları gereği şu an farklı ilgi alanları var spor gibi. Sizin gibi bir anneye sahipken Onlar’ın sanata ilgisi nedir? Size ailenizin hediye olarak aldığı eser gibi sizin de Onlar’a özel almış olduğunuz bir sanat eseri var mı?

L.A. Ben çocuklarımın bu kadar küçük yaşta eğer sanatçı ruhları, sanat yapma istekleri ön planda değilse bile, otomatikman öyle bir ambiyansta büyümelerinin Onlar’a sanatı sevme ve estetik duygusunu vereceğini düşünüyorum. Onlar için aldığım eser var tabi Pınar Yoldaş’ın lazer kesim pleksiglas üzerine akrilik bir eseri. O renkli beyin onların da beyinleri renkli olsun, bilgi dolu olsun diye düşündüğüm, en sevdiğim eseri. Çocukların her gün en çok zamanını geçirdiği, televizyon seyrettiği, arkadaşları ile oturdukları evin en çok kullanılan köşesinde asılı. Yani yüzde yüz sanat ile içi çe yaşıyorlar. Hiçbir şekilde aman bir zarar görür diye eserleri onların radarı dışında tutmuyorum. Bir tek eserlerin en çok olduğu salonda basket topu ile oynamamalarını istiyorum o kadar.

Y.S.Sanırım bütün annelerin isteğidir bu.

L.A. Doğru ama benimkiler ona da meyilliydiler. Hatta yaptılar ve girişte bir lambayı kırdılar. Başka şeylerde oldu o konuya girmeyelim. Biliyorsun evimin her köşesinde, bahçemde, balkonumda, kapı girişinde sarmaşıkların arasında bile sanat eseri var. Çocukların radarına hepsi girmiş oluyor. Bazen bu radar tehlike arz etse de mühim olan bu atmosferde büyüyor olmaları. Beyin bu görselliği en direkt alır ve kaydeder besler geliştirir ki ileride üniversitede başka bir şehir ve evde oturacak olurlarsa Onlar’da sanat eserleri asacaklardır duvarlarına. Ben en azından öyle olacağını düşünüyorum.

Y.S. Çocuklarınızın gelecekte seçecekleri mesleklere yön veriyor musunuz? Sizin ya da babanızın aile şirketi burada çalışmalılar diye bir düşüncesi var mıydı?

L.A. Hayır babamın da yoktu, benimde öyle planlarım yok. Mutlu olacakları bir mesleği yapmalarını bin kere yeğlerim. Hiç öyle bir mecburiyetleri yok zaten ona göre de yetiştirmiyorum onları.

Y.S. Çıtası yüksek iki insanın yanında yetiştiniz. İshak Alaton’un kızı olduğum için şanslıyım demiştiniz. Babanızın ve Üzeyir Garih’in gelişiminizde çok büyük rol oynadığı kesin. Fakat onun dışında da sizin hiçbir kalıba sığmayan çok özel bir karakter yapınız var. Onlar olmasaydı leyla Alaton nerede ne yapıyor olurdu? Amerika’ya gidip kemer sattığınız bir dönem var O babanızın teşviki ile olan bir girişim miydi?

L.A. Ben İshak Alaton’dan doğmasaydım zaten başkasından başka bir karakterde doğacaktım belki… İşte bu genden, anne ve babamın birleşmesinden bu çıktı. Sonrasında Üzeyir Bey’in, o ilk iş hayatı eğitiminin katkısı çok büyük. Amerika’da ki girişimim babamın yönlendirdiği bir şey değildi. Benim 12-13 yaşında karakter belliydi. Lider ruhluydum. Zaten lider ruhlu isen o yaşlarda ortaya çıkıyor şu an oğlum da 15-16 y aşlarında ve O’da o ruha sahip. Her şeyi ben organize ederdim, arkadaşlarımı toparlardım, kararları ben verirdim neyin ne zaman nasıl yapılacağına. Zaten lider ruhun varsa onu bastıramıyorsun. Hep ön plandaydım.13 yaşından beri çalışıyorum. Fuarda bir şeyler satayım diye çok meraklıydım, İKSV’de çıkıp sanatçılara çiçeği verirdim, gönüllü çalışmak isterdim. Yazları şirkete gelip teleks yollardım. Düşün o zamanlar teleks vardı ne kadar eskiye gidiyoruz, fakstan evvel. Bu beni çok genç yapmıyor ama telekse yetiştim, gördüm Zincirlikuyu’daki Alarko’nun binasında. İlk Rami’deydi sonra Zincirlikuyu, Maslak, sonra Ortaköy. Rami’ye bebek olarak gidiyordum, Zincirlikuyu’dakine genç çocuk olarak yetiştim, Maslakta artık üniversiteliydim yazları staja gidiyordum. Hep çalışkan, yapıcı, vızır vızır ve üretken oldum hiç pasif olmadım. Yan geleyim yatayım demedim 8. Viteste çalışan bir yapım var ve hep çoğaldı bu durum.

Y.S. Bu kadar yoğun bir insan olarak bir gününüzü ya da haftanızı nasıl planlıyor, zaman yönetiminde nelere dikkat ediyorsunuz? Sabah yürüyüşlerinizi biliyoruz zindelik orada mı başlıyor?

L.A. Ben en geç saat 7.00’de kalkıyorum. Mümkünse sosyal medyaya bir mesaj ya da fotoğraf koyuyorum sonra eğer iş toplantım erken yoksa saat 8-9 arası yürüyorum. En geç saat 10.30’da ofiste oluyorum. Akşamları gitmem gereken bir davet yoksa saat 20.00’ye kadar ofiste kalıyorum. Benim için her an her yerde bir şeyler yapmak çok kolay, bunu yapmak için ofiste olman da gerekmiyor. Artık ipad ve iphonelar ile her yere saniye kadar yakınız, her şeye erişimimiz var. Dolayısıyla gece gündüz insan iş yapıyor olabilir yeter ki bu sorumluluğu alabilmiş olsun. Çok verimli, seri, konsantre çalışırım ve hiç ertelemem, üşenmem, her şeyi zamanında yapmayı severim. Asistanım çok iyidir. Ona devretmem gereken işleri sonunda öğrendim yoksa onları da ben yapıyordum. Bu konu da kendimi eğittim ve biraz daha selektif davranıyorum. Eskiden daha cömerttim kendi zamanımı başkalarına vermekte artık birazcık akıllanıyorum ve birazcık daha selektif oluyorum bununla da gurur duyuyorum.

Y.S. Alvimedica yatırımınız nasıl doğdu ve gelişti?

L.A. Babamın bir rüyasıdır Alvimedica. İnsan hayatı uzuyor, insanlar daha uzun ve kaliteli yaşamaya başladı. Ve Türkiye’de de bu konuda medical cihaz sektöründe de çok büyük bir boşluk var. Hiçbir zaman yatırım yapılmamış. Çünkü bu uzun vadeli olması gereken bir yatırım, hemen inşaat gibi 1 sene sonunda sonucunu aldığınız bir yatırım değil bu. Çok büyük para yatırılması gereken, büyük teknoloji gerektiren devamlı değişen ama büyük bir export yani ihracat imkânı sunan iyi yapılırsa tabi ve katma değeri çok yüksek ürünler bu ülkemizde yapılınabilinir diye ispat etmek istedi ve öylece 80 yaşında bu işe girdi. Dolayısıyla biz şuan da kalp kuşatıcı damar stentleri, şişen kateter, tanı ve yol gösterici kateter yapıyoruz. Teknolojiyi İtalya’da ki fabrikamızdan alıyoruz. Türkiye’de Çatalca Serbest Bölge fabrikamızda da çok büyük miktarlarda yapmaya başladık ve inşallah geliştirmeye devam ediyoruz. Aynı zamanda dünya piyasasına açılıyor, fuarlara katılıyoruz en son Milano’daydık. Genelde İtalya’dan büyük ihracatımız var şimdi Türkiye’den de başladı.

Y.S. Yastığa başını koyduğunda ne düşünür Leyla Alaton? Günün özetini, artısı ile eksisi ile aklından geçirip olumsuz bir durum varsa uykularını kaçırır mı?

L.A. Hayır çok şükür uykularım kolay kolay kaçmaz. Yastığa başımı koyduğumda yarın ve bir sonraki günü, neler yapacağımı düşünürüm. O günüde düşünürüm fakat daha çok sonraki günün yapılacak işlerin planları vardır kafamda.

Leyla Alaton-Yasemin Semercioğlu

Leyla Alaton-Yasemin Semercioğlu

Y.S. Son olarak sanat diyorum ve sözü size bırakıyorum.

L.A. Sanat bu moralimizin düşük ve kötü olduğu zor günlerde, taze bir orman havası, bir deniz esintisi, taze bir nefes gibi. Onun için bu şehirdeki imkânları kimse kaçırmasın. Müzeleri, sanat galerilerini gezsinler, sanat ile beslensinler. Sanat olmadan bir toplumu düşünemiyorum. Sabancı Müzesi, İstanbul Modern, Arter, Borusan ve birçok galeri var bu şehirde. Neredeyse her gün bir sergi açılıyor. Madem Kadınlar Gününden bahsettik, bu konuyla ilgili, Döne Otyam’ın küratörlüğünü yaptığı Ekavart Gallery’de de 25 erkek sanatçının kadınlara ithaf ettikleri resim, heykel, video art gibi farklı disiplinlerden oluşan yapıtları ‘ Olmazsa Olmaz’ sergisi açılıyor. O ve birçok değerli sergiyi tüm sanatseverlerin mutlaka gidip görmesini tavsiye ederim.

Leyla Alaton-Yasemin Semercioğlu

Leyla Alaton-Yasemin Semercioğlu

Değerli vaktini bize ayırdığı için Leyla Alaton’a çok teşekkürler. Bence, keşke bu ülkede Leyla Alaton gibi ışık saçan, çalışkan üretken ve kadın haklarını savunan yüzlerce, binlerce kadın olsa, işte o zaman bambaşka bir yerde olurduk…
Sanatsız Kalmayın…

Bu röportaj Black Or White Dergisi ile ortaklaşa yapılmıştır. Leyla Alaton’un koleksiyonundan seçmeleri görmek isterseniz, Türkiye’nin ilk online sanat televizyonu www.art.tv.com.tr da izleyebilirsiniz.

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
  • RSS
  • FriendFeed
  • Pinterest
||||| 0 ! |||||

Yasemin SEMERCİOĞLU hakkında

Sanat Yazıları Editörü 1975 yılında Bolu’ da doğan Yasemin Semercioğlu 2001 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’nde Yüksek Lisansını tamamladı. Sanatçının Katıldığı Sergiler: 1997-Belediye Sanat Merkezi “Kişisel Fotoğraf Sergisi” Bolu 1998-Devlet Güzel Sanatlar Galerisi “Karma Resim Sergisi” Bolu 1998-Mehmet Yücetürk Sanat Merkezi “Kişisel Resim Sergisi” Bolu 1999-Akbank Sanat Galerisi “Kişisel Resim Sergisi” Adapazarı 2000-Dünya Sanat Galerisi “Kişisel Resim Sergisi” İstanbul 2000-Nuh’ un Ambarı “Kişisel Resim Sergisi” İstanbul 2000-Akbank Beylerbeyi Sanat Galerisi “Kişisel Fotopentür” İstanbul 2003-Akbank Cinnah Sanat Galerisi “Kişisel Fotopentür” Ankara 2004-Bolu Belediyesi Sanat Eserleri Kolleksiyonu Sergisi Bolu 2005-İ.B.B. Taksim Sanat Galerisi “Kişisel Resim Sergisi” İstanbul 2006-Nazım Hikmet Kültür Merkezi “Kişisel Resim Sergisi” İstanbul

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR!

  • ” Free’n Happy ” Bağımsız ve Mutlu Leyla Alaton
    ” Free’n Happy ” Bağımsız ve Mutlu Leyla Alaton Karşımda gözlerinin içi gülen, enerjisi hiç bitmeyen, yorulmak bilmeden, şikâyet etmeden atom karınca gibi çalışan, iş dünyasındaki başarılarının yanı sıra, sanata sanatçıya ve en önemlisi kadına v...
  • Röportaj: Maria Kılıçlıoğlu Baraz
 | Genetik Taşıyıcı Olarak Sanat
    Röportaj: Maria Kılıçlıoğlu Baraz
 | Genetik Taşıyıcı Olarak SanatTürkiye’de modern sanat anlaşılmaya çalışılan ve bu yüzden de kimi iletişim güçlükleriyle boğuşan bir kavram. Ortaya çıkışının ardından global bir ilerleyişi ve hatta hayat görüşünü beraberinde get...
  • MART AYI SERGİLERİ
    MART AYI SERGİLERİÜlkemizde yaşanan üzücü olaylar ve geçtiği zor süreç hayat neşemizi alsa, zaman zaman umudumuzu kırsa da bir taraftan güçlü olup, yılmadan çalışıp, üretip hayata sımsıkı tutunmak gerektiğini düşünü...
  • Sanatı Anlamak: Doğalcılık
    Sanatı Anlamak: DoğalcılıkDoğalcılık (Natüralizm), dünyanın en az soyutlama ya da üslupsal bozulmaya uğratılmış biçimde sunumudur. Işık ve yüzey dokusunun inandırıcı efektleri ve duyguların, ruh hallerinin araştırılmasıyla ...
  • Sanatı Anlamak: Yanılsamacılık
    Sanatı Anlamak: YanılsamacılıkYanılsamacılık, Doğalcılık’ın çok özel bir türevidir. Sanatçı, izleyiciyi yanlış betimlenmiş nesneleri gerçek nesneler gibi göstererek kandırmaya çalışır. Canlı varlıklarla karıştırılacak kadar ger...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>