Merih Akoğul ile Tenha Vakitler üzerine bir söyleşi yaptık

Merih Akoğul ile ‘ Tenha Vakitler’ üzerine…

Merih Akoğul ile Artgalerim Nişantaşı’nda açmış olduğu sergi sonrası fotoğraf üzerine güzel bir söyleşi yaptık. Keyifle okumanız dileğiyle…

Yasemin Semercioğlu: Her zaman yaptığın işler gibi ‘Tenha Vakitler’ adıyla açmış olduğun son sergin de ses getirdi. Kaçıranlar için biraz bize serginden bahseder misin?

Merih Akoğul: 50 yıllık bir ömrün ardında, bir 50 yıl daha olmadığını bilerek ve fotoğraf yaşamımda 35 yılıçoktan geride bırakarak, kalbime göre bir sergi yaptım. Minimalist bir sergi, zira elimden başkası gelmiyor. Bir makine ve bir objektifle yaşayabileceğimi gördüm; bir parça kağıt ve kalemle yaşayabildiğimi bildiğim gibi. Giderek her şeyin sadeleşmesi gerektiğine inanıyorum. Zaten insanların kafaları da çok karışık.

Dikkatlice bakıldığında birkaç ayrı bölümde ele alabiliriz sergiyi: Birincisi, benim artık klasik olarak bilinen sakin ama biraz hicivli duruşumun doğrudan fotoğrafları, ikinci bölümde üçer fotoğrafı yan yana getirerek oluşturduğum triptik çalışmalar, instagram fotoğraflarından yaptığım “İnstagram Günlüğü” isimli bir çeşit anı/izlenim olarak ele alabileceğimiz 85 fotoğraftan oluşan bir kolaj ve dördüncü bölümde de 70 yılöncesinde Kudüslü rahiplerin yöre ve mevsim çiçekleriyle kompozisyonlarını gerçekleştirdikleri çok özel bir albümden reprodüksiyonlarını yaptığım “Kudüs’ün Hüzünlü Çiçekleri” adını taşıyan dokuz fotoğraflık seri.

Ama elbette önemli olan, 43 fotoğraftan oluşan bu serginin yarattığı genel kanı. Benim için tüm fotoğrafların yarattığı ortak alanın enerjisi çok önemliydi. Her yapıdan izleyicinin ilgisini ve beğenisini esirgemediği bu serginin geri dönüşümleri benim için çok iyiydi. Anlatmak istediklerimi karşı tarafa anlatabildiğimi gördüm. Sanat, her ne kadar duygular üzerinden ifadenin karşı tarafta iletilmesini içerse de, anlamın yani iletinin de bir biçimde karşıya en az kayıpla ve o sanat dalına ait malzemenin verdiği olanaklarla elden geldiğince aktarılmasıdır da aynı zamanda.

Y.S.: Son yıllarda çekmiş olduğun bu fotoğraflarda, farklı bir yaklaşım var. Seni buna iten sebepler neler?

M.A.: Türkiye ve dünyadan son dört yıldaçektiğim fotoğraflardan oluşan bu sergimde, genelde 2000’li yılların başından beri sürdürdüğüm; ikonların, amblemlerin, markaların, sembollerin arasında kaybolmuşluğumuzu vermeye çalıştım. Gerçekten de bu kalabalıklar arasında inanılmaz tenhalaşan bir yaşamımız var. Bunu kabul etmeden ve buna uygun davranmadan yaşamamız imkânsız görünüyor. Kalabalıklar içinde yakaladığım o tenha vakitlerin içinden çıkarıyorum fotoğraflarımı. Ve kendi kendime yarattığım tenhalıkların içinde izliyorum sergileri, konserleri. Giderek yalnızlaşıyor ve özellikle izleyici konumunda kalarak daha fazla yaslanıyorum sanatın sağlam omuzlarına.

Aslında, fotoğrafta teknolojinin insanın idrak hızından daha çabuk gitmesi, fotoğrafta biçimsel bir mutasyona sebep oldu. Az düşünüp, çok iş üretti fotoğrafçılar. Ve sınırsızmış gibi gözüken bu sınırlı dünya, bu kadar saçmalığı kaldırmakta zorlandı. Panayır yeri gibi oldu fotoğraf ortamlarının hali.

Bence malzemeyi sınırsızca tüketip, insanların sabrını da bitirdiler. Her şeyin bu kadar çok fotoğrafçekilmesi, fotoğrafta bir doymayı getirdi. Hayatta başka hiçbir şey yapamamış insanlar, kolay ve basit olarak gördükleri fotoğrafta şanslarını denediler. Böyle gördükleri için de fotoğrafın hızla tükenmesine bilmeden yardımcı oldular. Fotoğrafın intihar bombacıları diyorum bu insanlara; çektikleri fotoğrafla hem kendilerini yok ettiler, hem de çevrelerine de zarar verdiler. Pazar günü piknikçilerinin arkalarında bıraktıkları çöp yığınlarına benzedi, çekilen fotoğrafların oluşturduğu kümeler.

Ne kadar zamanda bir berber olunur, ne kadar zamanda bir terzi, ne kadar zamanda bir aşçı; mühendis, avukat, doktor… Herkes fotoğraf çekebilir, herkes bir dalın amatörüdür ama fotoğraf çekenlerde var olan; babası kapitalizm, annesi dijital teknoloji olan bu cesareti hayretler içinde izliyorum. Kısacası daha atak yerine daha tutuk, daha cafcaflı yerine daha sade, daha gürültülü yerine daha sessizin ardından inançla gidiyorum. Çekip çekmemem önemli değil, en azından iyi fotoğrafın ne olduğunu biliyorum.

Y.S.: Yıllar önce Fotoğraf Dergisi’nde, sanırım 1998 ya da 1999’da röportaj yapmıştım seninle. Hatırlıyorum şiir kitapların da vardı. Sonrasında deneme ve anı kitabın. Nasıl bir ruha sahipsin içinde ne tür fırtınalar kopuyor da bu kadar yönlü olup aktarımlar yapabiliyorsun?

M.A.: Demek ki, 15 yıl geçmiş aradan. Bu süre içinde bir sürü sergi açtım, fotoğraf kitapları çıkardım ama ancak biri yayınlanmış, biri de yayıncıda bekleyen iki şiir kitabı daha yazabildim. Evet, yazıya ve görüntüye dönüşen malzeme farklı. Ya da başka bir deyişle söylemek gerekirse, aynı malzemenin fotoğrafını çekip, şiirini yazdığında çıkan şey izleyicinin nazarında ayrı şeyler oluyor. Ben sözcüklerle oynamayı, onlarla savaşmayı çok seviyorum. Verbal bir tipim. Bir fotoğraçı olmama rağmen, konu ifade olduğunda gözüm, dilimden sonra geliyor. Ben göstermekten çok, anlatmaktan yanayım. Fotoğraflarımı da dize gibi gerçekleştirmeye özen gösteririm. İzleyiciler baktıklarında, sevdikleri ya da ilk kez farkına vardıkları bir dizeyi hissedebilmeliler orada.

Aslında her iki dalda da bilinmezlik söz konusu. Ne yorum yapsam boşuna, kabul edelim ya da etmeyelim; her şey izleyicide bitiyor. Bir yapıtı “açık yapıt” yapan ve üzerinde konuşulmasını sağlayan mekanizma da tam burada işlemeye başlıyor. O nedenle her şeyden önce bilinçli ve kültürlü kitle şart. Sergimin kataloguna yazdığım önsözde, durumu şöyle anlattım: “Aslında fotoğraf bir çoğaltma ve yansıtma sanatıdır. Her ne kadar kutsal üçgenin en önemli parçaları sanat yapıtı ve sanatçı olarak görülse de, kalıcı olanı her zaman izleyicinin yorumları belirlemiştir. Artık vakit, fotoğrafçının kenara çekilme ve meydanı “acımasız izleyici”ye bırakma vaktidir”.

Y.S.: Fotoğrafla geçen 35 yılını, Merih Akoğul’un dünü ve bu günü olarak nasıl değerlendirirsin?

M.A.: Çok zor bir soru. Zaman inanılmaz bir biçimde hızla hareket ediyor. Çocukluğumun geçtiği, eski tahta köşklerin olduğu mahalle şimdi apartmanlarla örülü. Çılgın gibi langırt oynadığım lunapark, 40 yıldan sonra aynı nedenle – dijital teknolojide yaşanan big bang nedeniyle – taşınıp gitmiş. Öğrenci olduğun sıraların iki metre ötesinde bir masanın arkasında hocasın şimdi. Bir sürü genç yaşlı fotoğrafçı gelip fotoğraflarını seninle paylaşıyor. Katıldığın yarışmalara yıllar sonra seçici kurul üyesi olarak katılıyorsun.

Hayatımda yapmak istediklerimi yaptım ve gelmek istediğim yere geldim. Geldiğim yerde gördüklerimden aşırı mutlu olmasam da dileklerimi gerçekleştirdim; çalışmanın, bilginin ve kültürün insana neler kazandırabileceğini gördüm, farklı dallardan çok değerli insanlar tanıdım. Kendimce, giderek kalabalıklaşan dünyanın tenha vakitlerini güzel yaşadım. En önemlisi de tüm hırs ve ihtiraslarımdan arındım. Egolarımı öldürdüm, yapıtlarım aracılığıyla görünen dünya ile işimi bitirdim; günü geldiğinde fotoğraflarım ve şiirlerim bensiz de yaşayabilsin diye.

Merih Akoğul’a bu içten söyleşi için teşekkür ediyor, fotoğraflarının ve şiirlerinin her zaman değer bulup yaşayacağına inanıyoruz…

Sanat ve sevgi ile kalın…

||||| 0 ! |||||

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*