RÖPORTAJ: EKREM KAHRAMAN ‘BULUŞMA’ Resim Sergisi Teşvikiye MEDİCA / ÇAĞDAŞ SANAT’TA

Yasemin Semercioğlu:Açık Adres’ isimli serginizden sonra ‘Buluşma’ adını taşıyan son serginiz ile sanatseverlerin karşısındasınız. Bize bu sergiden ve nasıl oluştuğundan bahseder misiniz?

Ekrem Kahraman: Hem birey hem toplum hem de niyet, arzu, istek, ahlak, enerji ve kültür olarak çağımızda her anlamda büyük bir kayboluş yaşandığını düşünüyorum. Buna bir büyük tarihsel insani çözülme, ideal sapması, yabancılaşma, yalnızlaşma, inançsızlaşma, darmadağın olma durumu da denilebilir aslında.

Sözüm ona aşırı istediğimiz ve bir an önce ulaşmak istediğimiz adreslerden, büyük bir tutkuyla önemsiyormuş gibi göründüğümüz, inandığımız, savunduğumuz insani, toplumsal, ahlaki kültürel değerlerden tam da en tersi noktalara doğru sürekli savrulup duruyoruz. Bireysel olarak, toplumsal olarak, insani olarak, ülke olarak, kültür olarak, ahlak olarak vb. -her anlamda- kaybolmuş haldeyiz.

Fakat işin tuhafı bunun da genellikle farkında bile değiliz. Sanki hala aynı yerdeyiz, kendi aynı doğrularımızda, aynı yerdeyiz. Sanki ne isek, neyi istemişsek hala oradayız.

Kaydığımız belli de nereye belli değil gibi sanki? İşin aslını görebilen akıl ve öngörü sahipleri anlatıp duruyorlar ama hiç kimselerin duydukları, duysalar bile durumun vahametinin hala farkında bile değiller.

Aşırı bir zaman sonra içimizden bazıları aslında yanlış bir adrese, ters bir yere geldiğini korkarak fark ediyor belki ama iş işten çoktan geçmiş oluyor ne yazık ki?

Yüzünde bir endişe, bir çaresizlik ve ürküntü öylece dolanıp durmakta…

Üstelik de bu durum sadece Türkiye’de değil bütün dünyada böyle. Devletler, toplumlar, kültürler, ahlaklar, planlar, projeler, uygulamalar, kavramlar, formlar, alımlayıcılar, insanlık, akıl, kalp vb. her şey…

Gözlerinizi ve insanlık bilincinizi açıp etrafınıza şöyle bir bakınız, kalbinizi hemen sınır komşularımız Suriye’ye, Irak’a, Ortadoğu’ya çeviriniz bu büyük kaosu sizler de göreceksiniz.

Şimdi böylesi sözüm ona vitrinleri dolu dolu ve göz alıcı, rakamları kabarık, sözleri dolaşık ama alabildiğine karanlık, umutsuz bir çağın ortasında yalanın, talanın, arsızlığın, saldırganlığın kana dönüştüğü bir büyük kaostayız.

Fakat aynı zamanda tarihsel olarak da bütün devrimci büyük kaoslar gibi yaratıcı, dönüştürücü, devrimci bir kaos bu…

ekrem-kahraman-bulusma-sergisi-4

Neyimiz varsa, neye sahipsek kaybettiğimiz ya da kaybetmek üzere olduğumuz bir büyük tarihsel kırılma noktasındayız.

Kırılma 1990’lı yıllarla başlıyor. 2000’li yıllar ise ivmenin hız kazandığı yıllar. O yılların etkileriyle oluşturduğum resimlerimi 2009’da Kare Sanat Galerisinde sergilemiştim. Serginin ismini de “Bulunduğumuz yer:………” olarak belirlemiştim. Yani daha o zamanlardan gelen bir üst merkez kavramın peşinden ilerliyorum bir bakıma.

Geçtiğimiz Ocak ayında İzmir Nar galeri ile Nisan ayında Nişantaşı Renart’da gerçekleşen ‘Açık Adres’ isimli sergilerim de o bağlam üzerinden oluştu. Niyeti, söylemi, hedefi, koordinatları ve kimliği açık, belli, hakiki ve sahici yeni bir adrese imaydı çağrıydı aslında…

İlk elden denilebilir ki Medica Çağdaş’da açılan yeni sergim ise bunun olmazsa olmazı, samimi ve zorunlu bir devamı. Yani bir bakıma mutlaka buluşulması gerekli muhtemel ‘Açık Adres’lerden birisinde pratik anlamda sahici bir ‘Buluşma’ üzerine kurulu son sergim…

İnsanın canlı bir varlık olarak dünyaya ilk düştüğünde dünyada bulduğu şey neydi kutsal kitaplara göre? Issız bomboş bir yeryüzü, sonsuz bir gökyüzü, büyük bir atmosfer/boşluk ve o boşlukta uçuşan top top bulutlar… Her yer kumlarla, taş parçalarıyla doluydu. Ot yoktu. Ağaç yoktu. Tanrının gerekirlikleri, görüntüleri vardı sadece…

Tek başınaydı, dişi ve erkek diye ayrılmamıştı, bilmiyordu henüz, ahlak yoktu, kültür yoktu, ideoloji yoktu. Saldırganlık vardı ama saldırılacak herhangi bir kimse yoktu daha… Vahşiydi her şey fakat bir o kadar da masumdu da…

Bana kalırsa benim resimlerim zaten daha başından itibaren böylesi bir var oluş duyumunun ve atmosferinin imleyicisiydi bir bakıma… Bu tarihsel hissediş günümüzde de gelişerek sürüyor.

Son resimlerimde ise aslında yeryüzü bile olmayan bir yeryüzü, gökyüzü olma hakkını bile çoktan kaybedip kirlenmiş, kimliksiz bir hale dönüşmüş sözde gökyüzü, bulut olma masumiyetini ve doğallığını çoktan unutup başka bir şey olmuş bulutlar ile dünyamızın tipik kargaşası, sıkıntısı, umudu ve çıkış formları var artık…

ekrem-kahramanY.S: Yeryüzü, gökyüzü ve boşluk resimlerinizde hakim ana unsurlar. Resimlerinizi kurgularken ve yaparken neler hissediyorsunuz? Son serginiz ne tür göndermelerden oluşuyor?

E.K: Öncelikle hem resim çalışırken, hem şiir ya da yazı üzerine yoğunlaşmışken kendimi sanki dünyanın bedeninin bir parçası gibi hissettiğimi itiraf etmeliyim. Üstelik de en önemli, en güçlü, en vazgeçilemez ve duyarlı bir parçası. Bu belki aşırı bir benzeştirme, belki benmerkezci bir bencillik ama öyle…

O yüzden de dünyanın tenine yönelmiş her iyi ya da kötü niyetli her yumuşak ya da sert dokunuş aynı derecede benim can tenime de dokunuyor doğal olarak…

Yine itiraf etmeliyim ki dünyaya, geçmişe ve geleceğe yayılmış büyük kadim insanlığın bir parçası olduğum hissi bile bu doğanın/dünyanın parçası olma hissimden daha sonra geliyor ne yapabilirim ki?

Öyle olduğundan ötürü de ister istemez resimlerim de görsel dille birlikte bu ruh, beden ve kültür hali üzerinden kimlik buluyor.

Son iki yıldır yoğun olarak fotoğraf çekiyorum ve digital fotoğraf tekniğinin olanaklarını deniyorum. Şimdiden yürüdüğüm yol üzerinden oluşturduğum fotoğraf dosyalarım var. Önümüzdeki yıl bunları da resimlerimle birlikte bir “sanat çalışması” olarak sergilemek istiyorum.

Bu fotoğraflardan bazılarını son iki sergimde yer alan büyük boyutlu çalışmalarımın kısmında da kullandım. Resimlerimin bitmeye yakın hale geldiğini hissedince bırakıp üstlerine o fotoğraflarımdan bazılarını ya tamamen ya da bazı ayıklanmış parçalarını pigmentle bastım. Gökdelenler, vinçler, TV. verici kuleleri, ıssız Anadolu’yu delip geçen çift yönlü asfalt yollar, fotoğrafik başka imgeler vb. ile günümüze göndermeler kurdum.

Yani bir bakıma bir tür masumiyet farklılaşmasının, bir takım değerli tutumların birbiriyle nasıl da çatışma içerisine düştüklerini çağdaş bir görsel dille ima etmeyi çalışıyorum diyebilirim.

Öte yandan sözünü etmiş olduğum tür yabancılaşmaların güncel çağdaş sanatın içerik, dil, form ve kavramlarına da aynen yansıdıklarını düşünüyorum. O yüzden de güncel çağdaş sanatta kullanılmaya başlanılan bu alabildiğine teknolojik olanakları kullanmaktan kaçınmamakla birlikte bu teknik yabancılaşma olanakların kendimce kontrol altına alıp dönüştürmeye ve bundan özgün çağdaş bir dil ile yeni bir söylem de kurmaya çalışıyorum.

Örneğin kullandığım “resim bittikten yada bitmeye yakınken üzerine fotoğrafik bir görüntü basma” tekniğimin dünyada bir başka örneği olmadığı kanısındayım.

Y.S: Ressam kimliğinizin yanında şair ve yazar kimliğiniz de var. Hayatınızın belli dönemlerinde bir dalın ağır bastığı oldu mu? Yoksa sizin için hepsi bir bütün mü?

E.K: Aslında bunların hepsi bir bütün. Tıpkı bunların hepsine birden içten ve enerjik bir eğilimim olmasına karşın ben nasıl bir bütünsem öylesine bir bütün… Eğer yaptığınızı sadece karın doyurmak ya da ün, şan vb. gibi enerjilerle değil de bir derin insani toplumsal dürtü ile yapıyorsanız herkes için böyle bu. Çünkü yaşananlara alabildiğine, insani, toplumsal, ahlaki ve kültürel formsal tepkiler vermek sanat yapmanın kendisi zaten ve şiir ya da yazı yazmak da öyle… Benim için ise çok daha fazla böyle ve kesinlikle vazgeçilemez bir tutum…

Elbette bazen dengelerimin şaştığı da çok oluyor. Hayatın, durumun ve duyumun durumuna göre bazen biri öne geçiyor, bazen diğeri, bazen de doğal olarak bir öbürü… Doğal olarak neyin öncelikli, neyin ikinci ya da üçüncü sırada olduğunu aciliyetler ve zorunluluklar belirliyor. Buna bir de günlük hayatın sürprizlerini, aciliyetlerilerini de eklerseniz ve kendinizle bir yabancı gibi empati kurmayı denerseniz sanırım ne demeye çalıştığımı siz de kolaylıkla anlayabilirsiniz.

ekrem-kahraman-bulusma-sergisi-6

Y.S: Toplumumuzda sanat, sanatçı ve eseri nasıl algılanıyor? Her geçen gün ilgi artıyor mu yoksa yaratılan sanal bir ilgi mi?

E.K: Öncelikle sanatın çok çok özel, karmaşık üst bir kültürel kurma alanı olduğunun altını çizmemiz gerekiyor. Böyle olduğunda da ister istemez bu alan oldukça özel bir ilgi ve birikimine gereksinim doğuruyor. İster kapasitesi, ister hazır olma durumu, ister ihtiyaç duyma anlamında olsun toplumun sanata, sanatçıya karşı beklenip umulan yükseklikte bir algısının denk düşmesi oldukça zor olabiliyor. Buna bir de tarihsel olarak derin bir kültürel denklik oluşamamış olduğu gerçeği eklendiğinde ortaya bir algısızlık, iletişimsizlik çıkıyor doğal olarak…

Fakat yine de bütün bunlara karşın -tam olarak anlayamasa bile- toplumumuzun sanata, sanatçıya karşı ilgisi her geçen gün daha da artmaya başladığı söylenebilir. Tıpkı insanların birbirlerine karşı algıları ve ilgileri gibi…

Öyle ya hangimizin çevremizdeki insanlara, insanlığa, kültüre ilgimiz yeterince ki? En sevdiklerimize bile gerçek anlamda ne kadar yoğunlaşabiliyoruz ve onları ne kadar anlayabiliyoruz dersiniz? Hatta bizzat kendimize bile..

Sanat da böyle…

Hele bir de sanatın olmazsa olmaz insani, toplumsal öz yanı ikinci plana atılıp onun ticari bir mal olarak algılanması, giderek o yönde kurgulanması daha bir öne taşındıysa durum daha da içinden çıkılmaz hale geliyor ister istemez. Toplum algısı burada bir büyük sapmaya uğruyor ve her sapma gibi bu da zaten yeterince yüksek olan iletişimsizliği aşırı arttırıyor ve içeriği de bir süre sonra boş sanal bir duyuma dönüştürüyor. Bu bir pazar mantığı ve gerekirliği içinde planlı bir değerlendirmeye tabi tutuluyorsa bunun şiddeti daha da artıyor ister istemez…

Y.S: Kavramsal Sanat ve Çağdaş Sanat’a bakış açınız nedir? Türkiye olarak dünyada sanatın neresindeyiz?

E.K: Ben çağımızda sanatın esas olarak entelektüel bir faaliyet olduğuna bunun merkezinde de kavramın/içeriğin yer aldığına inanıyorum. Yani artık eski tip salt iyi bir aktarma, gösterme tavrının çağdaş sanatta ikinci, üçüncü plana düştüğünü düşünüyorum. O nedenle düşünce, felsefe yüklü, entelektüel iddiaları olan bir çağdaş sanattan yanayım ama aynı zamanda o büyük insanı, toplumsal duyumdan, teknikten, yetenekten de yanayım doğrusu…

Fakat kavramsal sanatın günümüzde fazlaca felsefi alana kayıp sanata ait olan o alabildiğine bireysel, insani duyumlardan, ideolojik toplumsal, kültürel temel değerlerden uzaklaştırıldığı kanısındayım. Yani bir bakıma son yıllarda çağdaş sanatın baskın bir biçimde uluslararası neobliberal küreselleşme yanlısı egemen merkezler tarafında önemli ölçüde bütün dünyada sahte bir ‘kamusallık’ kavramı üzerinden ‘sanat olmayan sanat’a doğru bir gidiş yarattıklarını düşünüyorum. Bu da ilgili çağdaş sanat tavrına sahip sanatçılar arasında derin bir yabancılaşmaya, sanal bir duruma yol açtı ister istemez.

Fakat yine de bir yandan da benim adına ‘güncel çağdaş sanat’ dediğim günümüz çağdaş sanatın bir sanatçı olarak önüme farklı malzemesel ve dilsel olanaklar getirip koyduğunu, kendi niyetlerime, düşüncelerime ve ihtiyacıma daha bir cevaplar ürettiğini söylemeliyim. Çünkü sanat tarihinde hep görüldüğü gibi günümüz güncel çağdaş sanatının elverişli olanaklarının çağımızı ifade etmekte yeni yeni dilsel olanaklar ve sanata ait taze yaşam içerikleri sunduğunu fark ediyorum.

Şunun altını çizelim: Yine de güncel çağdaş sanat yine de angaje olduğu kavramlar ve kavramların siparişçisi neoliberal sermaye ilişkileri nedeniyle bütün dünyada bir büyük sıkıntıda. Çünkü aynı nedenlerle çağımızda çağdaş düşünce, sanat, kültür, yaşam insani ve toplumsal olarak çok daha büyük bir sıkıntıda. Tarihsel insani, toplumsal ideallerde, değerlerde, duyumlarda büyük bir kayma yaşanıyor. Büyük bir tarihsel duyarsızlaşma, değersizleşme, sapma, kaybolma her yere, her şeye siniyor giderek. Bütün dünyada güncel politika her anlamda bir dizi entrikaya indirgenmiş durumda. Sözüm ona demokrasi, insan hakları, kamusallık, uluslararası hukuk, Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi, eşitlik, barış içerisinde yaşama vb. değerler ne kadar yaygın olarak kullanılıyorsa aslında dünya onlardan o kadar da uzaklaştırılıyor gibi…

Hiç merak edilmesin ne yazık ki bu durum sanat için de fazlasıyla böyle… Çünkü o neoliberal yaygaraya boyun bükmüş hatta yer yer doğrudan angaje olmuş durumda.

Kanımca güncel çağdaş sanat çok daha böyle. Çünkü sanat bir büyük insani, tarihsel alan/olanak olarak politika gibi iki yüzlü davranamaz, güncel düşünemez, yalan söyleyemez, insanlığı aldatamaz, en önemlisi de insanın özünden kopup gelişigüzel soyutlanamaz…

Bu bağlamdan bakıldığında dünyanın çoğu kültürlerinde ne yazık ki çağdaş sanat o kör çıkmaza, o trajik tükenmişlik sendromuna sokulmuş durumda…

Fakat -ne kadar şikayetlerimiz olursa olsun- Türkiye gibi hala kalbi ve duyarlığı coşkun ülkelerde, coğrafyalarda örneğin Ortadoğu’da, Çin’de, uzak Asya’da, Orta Asya’da, Güney Amerika gibi henüz kendi oluş ve varlık gerekçelerine yabancılaşmamış kültürlerde çağdaş sanat çok daha insani bir çizgide ilerliyor kanısındayım. Bu da sanata sahici bir tazelik, zenginlik ve yaşanırlık katıyor ki zaten sanatın esas olarak varlığı da buradan ortaya çıkmıyor mu?

Bu nedenle belki uluslararası pazar ve dolaşım olarak olmasa da Türkiye’de çağdaş sanatın esas olarak diğer birçok kültürlerden çok daha önde olduğunu düşünüyorum. Çünkü yine de bizim gibi ülkelerde sahici, samimi, insani, toplumsal ideoloji ve yaşamla yüklü bir çağdaş enerji ortaya sürebildiği kanısındayım. Bu da ister istemez her kültürü etkileyebilen seçkin bir özellik, vazgeçilemez olmazsa olmaz seçkin bir değer olarak öne fırlıyor ki bunun çok çok önemli bir insani öz olduğunu ve bütün insanlığı kavrayabilecek, uyandırabilecek bir büyük ortak ideolojik, kültürel değer olduğunu düşünüyorum.

Y.S: Malum şu günlerde ülkemiz farklı bir süreçten geçmekte. Siz Gezi Olaylarını bir sanatçı olarak nasıl değerlendirirsiniz?

E.K: Zaten Taksim Gezi Parkı Direnişi tam da böyle bir şey. Bir büyük performans bir bakıma. Dünyayı tutuşturabilecek, bireylerin, toplumların, kültürel uluslaşmaya yeniden can ve kan verebilecek dünya çapında bir büyük enerjilenme, diklenme… Politik ikiyüzlülüğe, entrikaya, kavramları ve içerikleri manipüle etmeye, dikte edilene, anti gerçekliğe, köleleştirmeye, siyasi iktidara karşı gerçekten başkaldırı. Sözüm ona dışsal olarak sahte büyük kavramlara sıkıştırılmış sahici, masum insanın, grupçukların, siyasi partilerin, çevrelerin kendilerini de aşarak bütün çıplaklığıyla ortaya koymaları, ben de/biz de varız demeleri ki zaten günümüzde tüm insanlığın acil ihtiyacı da bu kanımca.

Ben önümüzde yeni bir süreç açıldığını ve bu diklenişin, ayağa kalkışın mutlaka sanatının da ortaya çıkacağını öngörüyorum. Zaten bunun ilk ipuçları, örnekleri de bir bir çıkmaya, sergilenip paylaşılmaya, müzik olarak dinlenilmeye başlandı bile biliyorsunuz.

Çünkü hem toplumsal, hem bireysel, hem de kültürel olarak bir yerinden oynayış içerisindeyiz. Siyasi olarak da, ideolojik olarak da önümüzdeki süreçte çok büyük tarihsel sıçramalarla karşı karşıya kalacağız bana göre…

ekrem-kahraman-bulusma-sergisi-

Y.S: Atölyenize ve günlük yaşamınıza dönecek olursak Ekrem Kahraman atölyesinde nasıl bir gün geçirir?

E.K: Her işine giden insan gibi ben de düzenli bir biçimde atölyeme giderim öncelikle. Hani “Öyle bir zaman gelecek ki ben her sabah kalkıp işe gider gibi atölyeme gideceğim ve akşama kadar orada çalışacağım, hayatımı da böyle kazanacağım” diye bir sanatçı efsanesi var ya ben işte bunu gerçekleştirmiş bir sanatçıyım. Bu yüzden de kendimi çok şanslı ve de oldukça başarılı hissediyorum.

Atölyem Beyoğlu Çukurcuma’da. Her sabah atölyeme giderken öncelikle Beyoğlu’nu kolaçan ederim. Bazı esnaf dostları ziyaret eder dünya ve insanlığın nereye gittiğiyle karşılıklı sohbetler ederim. Bunu oldukça önemserim. Çünkü hayata dair duyumlarımı diri tutar. Eğer uygunsa bu ritüeli akşamüzeri de başka yollarla sürdürürüm.

Atölyeme girdiğimde ilk işim maillerime bakıp cevap vermek, arkasından da ODATV haberlerini okuyup dünyaya şöyle bir bakmak olur genellikle… Zaten evde her gün sabah kahvaltısıyla birlikte günlük 3 gazeteyi okuyup öyle gelmişimdir. O yüzden de kendimce güncel olarak bilgi sahibi olmuşumdur…

Arkasından da bir yandan sanat kitapları, katalogları karıştırırım, etrafa kendimce bir çeki düzen veririm, bir yandan da çalışmaya başlarım. Çalışmam genellikle akşama, bazen de geceye kadar sürer. Bazen galericilerle, sanat ortamından dostlarla görüşmeye, ziyaretlere giderim. Bazen de oturup benden istenmiş olan yazıları yazmaya girişirim. Bazen kent içine ya da dışına çeşitli söyleşilere, konferanslara ve panellere katılır fikirlerimi, bilgilerimi paylaşırım.

Bütün bunlar da epey zamanımı ve enerjimi alır doğal olarak…

Bu yüzden hayat ile ilgili en büyük ve müzmin şikayetim daima zamansızlık üzerine olmaktadır.

Y.S: Son olarak genç sanatçılara neler önerirsiniz?

E.K: Nasihatler eden birisi olmak istemem ama ne yazık ki son yıllarda kendimi neredeyse sürekli o pozisyonda ve misyonda bulmaya başladım. Açıkçası bundan da öyle şikayetim falan da yok. Hatta aksine salt bu nedenle kendimi zaman zaman çok da iyi hissediyorum. Çünkü toplumsal, insani kültürel devamlılığa inanıyorum ve bunun da yolu önceki kuşakların, sonraki kuşaklara tecrübelerini, duyumlarını, bilgilerini aktarmasından, paylaşmasından geçiyor.

Öncelikle gerek yaşam kapasitelerini, gerekse düşünme, öğrenme ve yapma kapasitelerini hem zenginleştirip genişletmelerini, hem de sahici entelektüel değerler, tecrübeler bağlamında yükseltmeleri gerektiğine inanıyorum.

Düşündüklerine, inandıklarına güvenmelerini sürekli olarak bu özelliklerini kışkırtmalarını, teşvik etmelerini, inançlarından, yeteneklerinden sıradan dünyalık zaaflar nedeniyle asla vazgeçmemelerini öneririm…

Gerisi çalışmak, çalışmak, dünyaya ve hayata sahiden bakmak, araştırmak, güncel olana dalmaktan kaçınmamak fakat asla güncel kalmamak en dikkat etmeleri gereken noktalar…

Unutmasınlar ki dünya da hayat da daima ısrarcıların ama hazırlanmış ısrarcıların önüne serilir, önünde sonunda mutlaka onlara ram olur…

Ekrem Kahram’a bu güzel röportaj için çok teşekkürler. 11 Ekim’e kadar sürecek olan resim sergisi Teşvikiye MEDİCA / ÇAĞDAŞ SANAT’TA sanat severleri bekliyor.

Renksiz ve sanatsız kalmayın 

||||| 0 ! |||||

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*