maria-k

Röportaj: Maria Kılıçlıoğlu Baraz
 | Genetik Taşıyıcı Olarak Sanat

Türkiye’de modern sanat anlaşılmaya çalışılan ve bu yüzden de kimi iletişim güçlükleriyle boğuşan bir kavram. Ortaya çıkışının ardından global bir ilerleyişi ve hatta hayat görüşünü beraberinde getiren bu olgu, ülkemizde, batıya kıyasla göreceli olarak kısa ama önemli adımlara sahip bir geçmişe dayanıyor. Bu uyum ve yerleşme sürecinin çarpıcı bir örneği obje sanatında yaşanmış. Bu sanat türü, seksenlerin Türkiye’sinde sancılı bir anlaşılma döneminden geçmiş. Nermin Özayten 1992’de, obje sanatı ve kavramsal işlerin bu sürecinden: “1980-1990 arası dönem Türkiye’de bu tür etkinliklerin hızla yaygınlaştığı yıllardır. An­cak hızla yaygınlaşmaktan kastedilen sanatçılar arasındaki ilginin artışı anlamındadır. Yoksa galericilerin ve izleyicilerin Obje Sanatı ve Kavramsal çıkışlı bu işleri birden benimsedikleri söy­lenemez. Galericilerin ilgisizliği, bilgisizlikten kaynaklandığı kadar tecimseldir. İzleyici ise eğitim ve eleştiri alanındaki boşluk sonucu yeterince bilgilendirilememiştir. Bugün hâlâ obje yerleştirme türü sergilere giren ve hemen tekrar çıkış kapısına yönelen, çıkarken ‘bu ay sergi yok mu?’ diye soran izleyicilerle karşılaşabiliyorsak, bu sanatların gereğince tanıtıldığından ve yaygınlaş­tığından söz edemeyiz.” diye bahsetmektedir.

Günümüzde obje sanatını izleyen süreçte giderek daha da popülerleşen yerleştirme sanatı ikinci ve yeni yeni üçüncü jenerasyon sanatçılar üzerinden işlerini vermeye başlarken, bu sanatın temellerini aldığı ana tür olan heykelin de önemini bir kez daha hatırlatıyor. Heykel tıpkı resim gibi, görsel sanatların omurgasını oluşturmakla kalmıyor aynı zamanda şuan varolan ve teknik ilerlemelerle, farklı türler şeklinde çoğalmaya devam eden sanat çeşitliliğinin de çekirdeğini oluşturuyor. Bu iki ana tür, sahip oldukları birikimi günden güne arttırarak, zamana ve mekana göre şekillendirerek, sanatçılarının elinde parlamaya devam ediyor.

Maria Kılıçlıoğlu Baraz, sanata ailesinden gelen bir kültürel birikimle başlamış bir sanatçı. Ana dalı heykel olsa da sanatsal yaratımı yalnız bununla sınırlı değil; sanatın birçok dalında kimi zaman yaratrak kimi zaman da o sanat dallarından beslenerek yaşamını sürdürüyor. Hayata çok yönlü bir perspektiften bakıyor; okumaktan, izlemekten, dinlemekten büyük bir keyif alıyor ve muhteşem bir enerjiyle gülümsüyor. Öyle ki kendisini hemen her görüşünüzde bu gülümsemeden nasibinizi alıyorsunuz ve kısa bir süre sonra size de bulaşmış oluyor. Bu röportajın ana nedeni Maria Kılıçoğlu Baraz’ın sanatçı kimliği heykel alanındaki çalışmaları olunca, onun pozitif enerjisini her cevapta hissetmek mümkün.

M.K.B. (Maria Kılıçlıoğlu Baraz)
S.E.E. (Sinan Eren Erk)

S.E.E. - Maria Hanım, herşeyden önce bu röportajı kabul ettiğiniz için teşekkürler. 1978 yılından beri Türkiye’desiniz ve eğitiminizi Mimar Sinan Üniversitesi’nde aldınız ve bu sırada heykele başladınız ancak zaten Bulgaristan’ın sanatçı ailelerinden birinden geliyorsunuz. Türkiye’de böyle bir eğitim almaya ve heykele başlamaya nasıl karar verdiniz?

M.K.B.Bulgaristan’da sanatçı bir aileden geliyorum. Prof. Dimitır Dimov’un atölyesinde doğdum ve 18 yaşımda Bulgaristan’da okudum sonra bir Türk mimarla evlendim ve İstanbul’a geldim.1978 senesinde eşim babama verdiği sözü tuttu ve ben İstanbul’da Mimar Sinan Üniversitesi’ni kazandım, kaydoldum ve okumaya başladım. O sırada babamı kaybettim ve özlem diyerek heykele başladım.

Türkiye’de o sıralarda skülptür, heykel hakkında pek az şey duyabilirdiniz. Hele ki küçük plastikler tamamen ürkütücü görünüyordu, daha çok büyü ve büyücülük aksesuarlarını çağrıştırıyordu diyebilirim. Bu ilk sergim epey ilgi uyandırdı, ziyaretçiler aydın, entelektüel insanlardı. Ancak “Ah, heykel büyük bir sanat dalı, heykelsiz olamayız” diyecek nitelikte bir kesimden de söz edemiyorum. O zaman yapacaklarımın önemini anladım. Dünyanın herhangi bir kentinin kültür hayatına heykeli sokmaya çalıştığınızda vereceğiniz emeğin onbeş katı daha fazla uğraş vermem gerekeceğini idrak ettim İstanbul’da. Misyon buysa, insanların benim sanatıma ilgi duymalarını, sevmelerini sağlamaktı amacım.

S.E.E. - Bildiğim kadarıyla sanatsal bakışınızda Auguste Rodin’in büyük etkileri var. Daha önceki bir röportajınızda, babanızın Rodin’le ilgili düşüncelerinizi sorduğunda “Çok ilginç bir şey… İlk önce ruhunu, sonra materyalini görüyorum.” dediğinizi söylemişsiniz. Bugün Rodin’in eserlerine bakarken gördüğünüz ruh o zamanlar gördüğünüz ruhla ne kadar benzeşiyor? Şuan yine Rodin’i yorumlayarak edindiğiniz düşünceler ve aldığınız ilham geçmiştekilerin neresinde?

M.K.B.Heykelde şöyle bir şey var: Bir an için, tamamlanan bir heykelin canlandığını düşünün… Bugün heykellerin çoğu canlanırsa, yürüyemezler, hepsi olduğu yerde kalırlar. Proporsiyonsuzluktan kalkamazlar. Proporsiyon benim için çok önemli; çünkü bize öğretilen Yunan heykelleri en estetik ve en proporsiyonlu heykellerdi. Phidias’ın çalıştığı bir heykelde, proporsiyon en önem verdiği şeydi. Ne kadar çağdaş tarzda bir heykel yaparsanız yapın, mutlaka bunun canlanacağını hayal edin. Bir heykel, iyi olmadığı zaman ne yürüyebilir ne de canlanabilir. Ben bir heykelin canlanıp, bu evde yürüdüğünü de düşünüyorum bazen. Zaten deha alanı bu değil miydi Rodin’in? Ben de bunu söyledim, “İlk önce ruhunu, sonra materyalini görmeli…”

maria-kiliclioglu-arilarS.E.E. – Mimar Sinan Üniversitesi’nde öğrenciyken içinde bulunduğunuz sanatsal ortam bugünkünden farklı. Sanatsal çeşitlilik hakkında bugün yaşanmakta olan gelişmeler hakkında neler düşünüyorsunuz? Batı toplumlarındaki sanat kavramıyla kıyasladığımzda sanata bakış açımız ve algı düzeyimiz nerede?

M.K.B.Son derece idealist bir yapıdayıdım ama şimdi bir profesyonel gibi duşunmeye çalışıyorum: Akademide 2000′li yıllara dek sürmüş bir hocalar hegemonyası vardı. Onay vermedikleri akım ve sanatçıyı ne Akademiye ne de piyasaya sokmazlardı. Bu tutuculuk sanatımızın dışarı açılmasına ve genç sanatçıların yeni ilhamlar edinmesine uzun süre engel olmuştur. Kısmen bu sebepten, kısmen dünyaya kapalı olmamızdan dolayı da yaşamım süresince sanatımla Türkiye’de çalışmak çok zordu. Şimdi çok şey değişti ama sanatımızda yine zor bir dönem başlamıştır. “Gerçek sanatçı kimdir?” sorusu insanların akıllarında hep bir soru işareti olarak kalacaktır. Zaten ağzınızla kuş tutsanız eğer bir itibarınız yada etiketiniz yok ise -eskiden sirklerde vs. ağzıyla kurşunu yakalayan insanlar vardı, şimdiki fabrikasyon ve dijital deyimine dönüştürdüğümüzde derler ya- “değil ağzınızla kuş tutmak lazer ışınını bile yakalasanız siz hiç bir şeysiniz”. Bence olay da burada zaten.

Senelerce yol yordam bilen insanlara yardım çığlıkları attım. Sığınmaya çalıştık birbirimize. Birileri size daha iyi bir yer, daha farklı ve iyi olmanızı sağlayacak ortak fikirler eşliğinde olabilecek bir dünya yaratabilme umudunu taşıyabiliyor fakat maalesef ne insanlar yol gösterdiler ne de gösterilmesi izlediğimiz yolun uçuruma gidip gitmediğini söylediler. Bu yüzden sanatta aslında hepimizin bir parçası var. Sanatın misyonu ve insanların bencilliği ya da bir insanların başkasının yaptıklarını çekememe sorunu bu fabrikasyon işlere hızlı bir atraksiyona sebebiyet vermektedir.

Yani kısacası sanatın içinde hepimizin bir parça hikayesi vardır. Kiminin iyi kiminin kötü olması veya kiminin adının bile sanatın içinde yer almaması gerekirken gerçek sanatçıların adlarının üzerlerinin örtülüyor olması korkunç bir hezeyana dönüşüyor.

Siz iyi ve gerçek bir sanatçı olsanız da onların içindesiniz bu kaçınılmaz bir durumdur ama yapıtlarınız sizi sağlam ve güçlü kıldığından onlara dönüşme gibi bir sorun yaşamazsınız. Bu yüzden onlara dönüşmeyecek, onların sıradanlığından ve standartlarından etkilenmeyeceksinizdir.

S.E.E. – Halen sanatsal üretim süreciniz devam ediyor ama doksanlarda çok daha yoğun şekilde çalışmalar sürdürüyordunuz. O zamanlardaki yaratım sürecinin çekirdeğini ne oluşturuyordu? O zamanlar sanatsal ambiyans bugünküne göre eser yaratımınızı daha mı çok destekliyordu?

M.K.B. - Biraz önce bu sorunun da cevabını verdim aslında. Otuz beş sene hiç durmadım hep çalıştım, şimdi bence daha da çok çalışıyorum üretken bir sanatçıyım. Sağlığım izin verdikçe hep böyle olacak çünkü gerçeği bulmalıyız, uçarılıkları keşfetmeliyiz, kaderi tamamlamak bizim görevimiz. Gerçekten zaman çok önemli.

S.E.E. – Şuan kendinizi nasıl tanımlayabilirsiniz? Maria Kılıçoğlu Baraz bugün kimdir?

M.K.B. - Ben Maria pardon Alis (gülüyor) yani belki tahmin ettiğiniz fakat hiçbir vakit çıkaramadığınız kişi işte. Bazen hep ben olurken bazen de herkes gibi olabilirim. Kuşların gözünde ki ışıktan yansıyorum. Kuşu savuran rüzgar, rüzgarı biriktiren tepeler, tepelerin manzarası, manzaradaki düş, düşe damlayan masallar, masaldaki peri, perinin güzelliği, güzelliğin biçimi, biçimdeki ruh, ruhtaki tasavvur yani karanlıktaki ışık işte. Ya da ateşteki kıvılcım, buluttaki yağmur, toprağın nefesi, ağaçtaki oksijen ve belki de her şey, her şeyin bir parçası ama masal diyarında konaklamanın lüksü olmalı. Kısacası ben Alis’im ve harikalar diyarının sahibi ya da bir süvarinin siluetiyim. Kanatlarımı bir an semalara çırpan bir kuş oluveriyorum ve yükselişin ardında tane tane çoğalıyorum. Alis gibi dış dünyayı düş dünyasına bağlıyorum. Köklerim doğanın toprağından güç alıyor ve tanrıların rüyalarından besleniyorum.  Dağları, ovaları, düzlükleri bir çırpıda kat ediyorum ve sonra yine yıldızlara yükselişi takip ediyorum. Varlığım mekaniğe takılmış bir çelmedir… Olsun! Kötülükleri buharlaştıran, iyiliği olgunlaştıran bilgiyi taşıyorum. Ben sizin düşlerinizim. Beyaz tavşanlar hep olsun. Her zaman geç kalsın ve aynı zamanda her zaman acelesi olsun çünkü hep bir yerlere koşturmuyor muyuz? Tavşan deliğinden harikalar diyarının geçit kapısından geçiyoruz. Çünkü gerçeği bulmalıyız, uçarılıkları keşfetmeliyiz, kaderi tamamlamak bizim görevimiz. Gerçekten zaman çok önemli dostlar. Şimdi kuşlarımla sizi uçmaya davet ediyorum. Sakın geç kalmayın! Beyaz tavşanın disiplinini unutmayın. Hepimiz kuşlar kadar özgür ve gökyüzü kadar cesur olmalıyız. 

maria-kiliclioglu

S.E.E. – 2007’den itibaren kimi yıllar Contemporary İstanbul’da Galeri Baraz’ın sanatçısı olarak işleriniz sergilendi. Son olarak 2015’te Ci kapsamında yer alan ve bir süredir üzerinde çalıştığınız arılarla ilgili projenizden çok etkilendiğimi de ayrıca belirtmek isterim. Chuck Close, sanat fuarlarıyla sanatçı olarak kendisi arasındaki ilişkiyi “Sanat fuarlarından nefret ediyorum. Bence sanatçının bir sanat fuarına gitmesi, bir ineğin mezbahada rehberli tura çıkarılmasına benziyor. Bu olayların yaşandığını biliyorsunuz ama bunu görmek istemiyorsunuz.” şeklinde ifade ediyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Eserlerinizi sergilediğiniz veya sergilemediğiniz herhangi bir sanat fuarında gezmekten hoşlanıyor musunuz?

M.K.B. - Avrupa sanat alanında çok ilerimizde. Onların hızına yetişebilmek için elimizden gelen çabayı gösteriyoruz. Her sene fuar için (Contemporary İstanbul) yeni heykeller yapıyorum. Bir süredir arılara odaklanmıştım, geçen seneki fuarda da onlar üzerine yaptığım eserler sergilendi. Dilerim ki yabancı galeriler artık en iyi eserlerini getirirler. Sosyal medyanın sanat aktivitelerinin hızlı yayılmasına çok katkısı var ve süratle her şeyden haberdar oluyorlar. Bilgi hızlıca yayılıp insanlara ulaşıyor. Bu benim açımdan büyük bir gelişmedir. Eğitim alanında yavaş gelişen sanat, bir şekilde kendini var ediyor. Durdurulamaz olan sanatın, gelişim ve değişim evrelerine tanık oluyoruz. Yine de Contemporary İstanbul mutlaka görülmelidir, gezilmelidir.  Sergiler ve fuarlar yapa yapa başaracağız.

S.E.E. – Güçlü bir spiritüel yanınız var. Heykelde bundan ne ölçüde yararlanıyorsunuz? Sanatsal evriminizde bu spiritüelizmin ne gibi bir etkisi oldu?

M.K.B. - Bu sorunun cevabı kitabımın kapağıdır. Mala Mala’nın kim olduğunu araştırıyordum. Bir rüyada gördüm onu. Kitabın çıkmasına on gün kala yazarı Gülseli İnal beni aradı ve Asurlular hakkında araştırmaları bulunan İranlı bir müellifin yazılarında Asurluların dört tanrıçalı bir kentleri olduğunu okumuş. Bu dört tanrıçanın birinin adı Mala’ymış, hem de bu gizler, sırlar tanrıçasıymış. Akabinde ben bu tanrıçanın heykelini oyuyor, başını yapıyorum. Göz boşluklarına mıknatıs gibi, yerleştirdiğim iki akuamarin taşı baba yadigarıdır bana. Erkek kardeşim bu iki taşı Sofya’da bir kibrit kutusu içinde bana getirmişti babamın mirası olarak. O heykel şimdi kitabımın kapak sayfasında. “Aslında ben yeni bir şey yaratmıyorum. Sadece anımsıyorum. Durmadan hatırlıyorum. Her şeyin planlanmış olduğunun bilincindeyim. Bizler aracıyız.”

S.E.E. – Günümüzde sanatın Türkiye piyasasındaki yerini nasıl buluyorsunuz? Bir heykeltraş olarak batıdaki kültürle kıyasladığınızda burada sanatın durumu nedir?

M.K.B. - Tavsiyem inanmanızı zorlayan masallardan bir an önce kurtulmak olacaktır. Toplumsal baskı gittikçe yükselmekte ve sanat ironik değerler gösterilerek bir canavar olarak gösterilmektedir. Diğer yönden gençler olumsuz etkilenmekte, sanat faal alandan uzaklaştırdığı gibi köreltilerek, düşten yoksun, kültürden uzak, güvensiz, cahil bir toplumun temeli atılmaktadır. Çünkü şuan sanata saldırganca yaklaşılan bir üslupla karşı karşıyayız. Bu durumda bir yere varamayacağımızı hepimiz çok iyi biliyoruz. Gelişen çağdaş bir toplumu ileriye taşıyan ve kaliteli bir yaşam sunan ancak sanatçılardır. Sanatçı öncelikle özgün olmalıdır. Bu evre yerelliğe geçiş ve daha sonra evrenselliğe geçmenin temel kuralıdır. Türkiye’de sanatçı olabilmek için sanatçının gelişimini incelediğimizde yolun vahametini göz önünde bulundurmak, sanatçı olarak bu yolda yürümeyi göze almak gerçekten müthiş bir cesaret istiyor. Bu cesaret kişide yoksa evrenselliğe yükselen basamaklardan maalesef aşağı kayıp, yok olup gidecektir. Koşullar sanatçıyı yeri geldiğinde güçlüklerle savaşan bir şövalye haline getireceği gibi Don Kişot’a da dönüştürebilmektedir. Benim tasvir ettiğim sanatçı önündeki engelleri bir şekilde yıkan bir kasırga gibi olmalıdır.

S.E.E. – Hayatınızın bir önemli parçası da eşiniz Yahşi Baraz. Onunla her daim genç, mutlu ve çok boyutlu bir ilişkiniz olduğunu düşünüyorum. Yahşi Bey’in sanatsal yaşamınıza ne tür bir etkisi oldu?

M.K.B. - Müthiş bir değer, yaşayan bir efsanedir Sn. Baraz. Türk çağdaş sanatına yaptığı büyük hizmetler asla unutulmayacak. Tabii ki çok şanslıyım bir sanatçı ve eş olarak. Aynı yöne bakmak bizi daha çok birleştiriyor ve besliyor.

S.E.E. – Son olarak sormak istediğim bir şey daha var. Sizce heykelin ve modern sanatın geliştirilebilmesi için ne gibi çalışmalar yapılması gerekli?

M.K.B. - Söyledigim gibi sanatçı olmanın ilk şartı özgun olmaktır. Türk sanatına destek verilmediği sürece her şeyin fasa fiso olacağını ve kimsenin bu masalları dinlemeyeceği yada bunlara inanmayacağı bilinmelidir. Leonardo’nun mezarında kemikleri sızlıyor artık. “İmkansızı istememeli” diyor Leonardo; heykel sanatı üzerinde imkansızı deniyorlar: Yani, sanat ifadesini sıradanlaştırmak, zamana yenik düşmesini sağlamak, mekanı kullanarak içi boş artizanal çalışmaları, dekoratif nesneleri topluma kabul ettirmek ve sanat tarihini yıkmak. Ülkelerin yüzyıllardır belli değerlerden oluşan zengin sanat geçmişi ve birikimini hiçe sayan bu tarz bir girişimin zamana yenik düşeceğini söylemek zor değil. Sanat yaratımının aşamalarını ezip geçmek, düşünmemeye çağrıda bulunmak, yerel değerleri bir çırpıda çöpe atabileceğini sanmak safdillikten başka bir şey değil. Bir sanatçı olarak idealim, toplumsallaşmış, gelişmiş biçimi vermek ve gelecekteki toplumun içindeki gerilimleri azaltmak için en iyi güvence ortamını oluşturmak olmalıdır diye düşünüyorum. Anımsatmakta yarar var gerçek sanat yapıtı genetik taşıyıcıdır, kollektif bilinçaltının aşkın ifadeleridir, kültürel birikimle kodlanmışlardır.

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email
  • RSS
  • FriendFeed
  • Pinterest
||||| 0 ! |||||
Röportajlar, Sanat içinde , , etiketleriyle tarihinde tarafınadan gönderildi.

Sinan Eren Erk hakkında

Küratör / Görsel Sanatçı 1985 doğumlu olan Erk, Galatasaray Lisesi sonrasında önce Marmara Üniversitesi'nde İktisat eğitimi almış, bu süre içerisinde sanat tarihiyle ilgili araştırmalar yapmış, sanatın içinde enstalasyon, fotoğraf, grafik ve müzik başta olmak üzere farklı alanlarda fiilen bulunmuş, daha sonra İtalya Milano'da yüksek lisansını küratörlük ve görsel sanatlar üzerine yapmıştır. 12. İstanbul Bienali'nde küratör yardımcısı, Documenta 13'te katılımcı / konuşmacı ve İstanbul Tasarım Bienali'nde Milano'da Adhocraty bünyesinde yine küratör yardımcısı pozisyonlarında çalıştıktan sonra, bağımsız küratör, sanatçı ve tasarımcı olarak profesyonel hayatını sürdürmektedir. Aynı zamanda karma sergilere katılmış, ikisi Milano'da biri İstanbul'da olmak üzere üç kişisel sergi de açmıştır. architectureoflife.net'in konuk yazarlarındandır.

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>