Röportaj: NEVZAT SAYIN – THE SEED

Günümüzde Türk Mimarlığının en önemli isimlerinden biri kim deseniz, sayabileceğim isimlerin başında Nevzat Sayın gelir. Kendisiyle The Seed’in giriş katında yumurtanın ya da bir başka bakış açısı ile tohumun dış kenarında bir araya gelip uzun bir sohbet gerçekleştirdik. Ne yumurtası diyor olabilirsiniz, Nevzat Sayın ile mimari anlayışından başlayıp The Seed projesinin tüm detaylarına varıncaya kadar her şeyden konuştuk. Keyifle okuyacağınızı umuyorum.

Yasemin Semercioğlu: Bulunduğunuz coğrafyadan yola çıkarak mimari anlayışınızı nasıl tanımlarsınız?

Nevzat Sayın:  Basit, sade, herkesin anlayabileceği gibi, karmaşık bir sorundan yola çıkan ama yalın bir sonuca ulaşan mimarinin peşinde olduğumu söyleyebilirim. Konu Seed ya da başka bir yapı olmuş, bizim için fark etmiyor. Aklımızda bir ezber yok. Ne yapacağımızı önceden bilmiyoruz. O sırada önümüzde duran problemi çöze çöze sonunda bir yere varıyoruz. Burada, Seed’de boğazın kenarındasınız, çapraz arkanızda Sabancı Müzesi, tam arkanızda bir ev, yanınızda kıymetli ağaçlar ve eski bir yalı var. Bütün bu verileri üst üste koyduğumuzda onların bileşkesinden bir yapıya ulaşıyorsunuz. Ve adım adım vardığınız noktada genellikle problemlerin az ya da çok hepsini çözen bir yerleşime varmış oluyorsunuz.

Y.S. The Seed Projesi, yerin altına bir konser salonu yapılması isteği size nasıl teklif edildi?

N.S. Sevil Sabancı’nın evini yapıyordum, O’nun Güler Sabancı’yı uyarmasıyla konu gündeme geldi. Bir Oda Orkestrası için konser salonu isteniyordu. Bana göre Boğaz çevresinde yeni bir yapı yapmak,yeni bir şey eklemek çok da doğru değildi. Mümkün olsa şimdi olanları bile azaltmakta yarar var. Boğazın ve çevresinin eski hissini korumak çok önemli bir konu.. Her yerde bu durum söz konusu olmayabilir ama burada önemli. O yüzden gömülmeyi ve saklanmayı seçtik. Ne kadar iyi bir şey olursa olsun boğaz çevresine yapı eklenmemeli. Bu yüzden, görünmeden yapmanın bir yolu var mı diye düşündük. Bizim üstümüzde Fıstıklı Teras diye bilinen yer 100 yıldır orada. Giriş kotuyla bu teras arasında yaklaşık 17-18m’lik kot farkı var. Bu kot farkının içerisine girebilir miyiz diye düşündük. Kazdık, boşalttık; yapıyı kazdığımız yere koyup doldurduk diye özetleyebiliriz. 17-18 m çok sınırlı bir yükseklik olduğu ve konser salonu için de belli bir yüksekliğe ihtiyaç olduğundan yapıyı nasıl yapacağımız konusu gündeme geldi. Arazideki verileri değerlendirdiğimizde neredeyse kaçınılmaz olarak bu yumurta formundaki yapıya ulaştık. Hep söylenir dünyanın en sağlam formu yumurtadır. Yumurta formunda bir yapı yapıp terası da üzerine oturtmuş olduk.

Y.S. Bitki tohumuna da benzetenler var ama sizin çıkış noktanız yumurta olmuş.

N.S. O sonradan bulunmuş bir isim, kötü bir isim değil bence ama benim bir katkım yok. Paul McMillan’ın benzetmesi. Yumurta biçimi kendiliğinden çıkmış oldu. Çünkü burada arsanın bir sınırı var, kıymetli ağaçlar, fıstık çamları var, arka tarafta Sabancı Ailesinin evi var, bu tarafta da Sicimoğlu Köşkü var zaten yapıyı yapabileceğimiz sınırlar belli. Bunları üst üste koyduğumuz zaman bir şeyle karşılaşıyorsunuz siz bir şey çizmiyorsunuz nerdeyse o beliriyor; yapı bir şey olmak istiyordu ve olmak istediği tam olarak buydu. Salonun gövdesi tamamen metal ve tekne yapımına alışkın bir atölye tarafından yapıldı. Biz burayı kazarken “o” da bir atölyede yapılıyordu. Kütleyi oluşturan 8 eşit parçadan 1 tanesi yapıldı 7 kere daha aynen yapılan parçalar buraya getirilip birleştirildi. Şu gördüğümüz parça aslında strüktürel olarak bu salonun taşıyıcı sistemi. Nasıl oluyor da buraya değmeden orayı taşıyor. O da bizim marifetimiz.

Yukardaki terası bu yapı taşıyor ve burası konser salonu olduğundan terastaki patırtıyı buraya aktarmamak için yumurtanın üzerindeki teras yaylı bir süspansiyon ile taşınıyor. Bu da salonun kendiliğinden dış seslerden korunmasını sağlıyor. Zaman zaman yukarıda 250-300 kişinin olduğu açılışlar kokteyller var ve onları da taşıyor.

Bu form çok problemli bir form konser salonu için; çünkü insan ve enstrüman sesleri çeperlere çarpıp belirli yerlerde toplanmaya çalışıyor ve odaklanma dediğimiz bir problem yaşıyorsunuz. Bu odaklanmayı halletmenin yolu sesleri odaklanma olmayacak şekilde yansıtarak saçmanız. Dışarıda gördüğümüz içeride de ahşap plakalar olarak devam eden üçgen yüzeylerin nedeni bu. Onlardan bazıları toplayıcı bazıları saçıcı. Dolayısıyla iyi bir akustik mühendisliği ile bu problemli durumun çözümü kendine has bir yapının da belirleyicilerinden biri oluyor.

nevzat-sayar-2121

Y.S.Siyah olmasının sebebi nedir?

N.S. Kendi rengi olmasın, içerdeki şeylerin rengi, yansımalarla onun rengi olabilsin diye parlak siyah. Nitekim bir konser anında izleseniz burayı, ışıklar yandığında her sandalye başka bir renk olduğu için o rengârenk etki parlak siyahın ayna etkisiyle her yere yansıyor. Ve içerisi bir kaleydoskoba dönüşüyor. Sanki bir kaleydoskobu çevirdiğimizdeki dönen görüntüler gibi. Müzik başlayıp ışıklar azaldığında yansımalar kalmıyor. Ve siz sadece ses ve sahne ile kalıyorsunuz.

Defalarca yaptığımız ölçümlerin sonucunda her noktada ses aynı kalitede. Hatta bir çellist bunu fark etmiş, şöyle söylemişti: ‘Biz çalarken enstrümandan çıkan seslerin yanı sıra, yansıyan sesleri de duyarız ve bu sesler bize salonun kalitesi hakkında bir fikir verir. Çoğu zaman da problemlidir. Burada mucizevi bir şey var; duyduğumuz ses her yerde aynı ve her yerde güzel. Asistanıma tekrar çaldırıp salonun her tarafını gezerek dinledim.’ Bir müzisyenin bunu söylemesi çok önemli. Bu da salonun sadece biçim olarak değil teknolojik olarak da asıl amacına uygun doğru bir biçimde yapılmış olduğunu gösteriyor.

THE SEED İnşaatından
THE SEED İnşaatından

Y.S.The Seed görünüm açısından basında çok yer aldı, çok konuşuldu, bu kadar ilgi göreceğini düşünmüş müydünüz?

N.S. Evet. Mimarlık genelde kimsenin umurunda değildir. Ama böyle ‘ekstravagan’ bir şey yaptığınız zaman ses getireceği aklıma gelmişti doğrusu.

Y.S. Az önce bahsettikleriniz dışında, akustiği ile hareketli zemini ile bu özel mekânın projesini hayata geçirirken nelerden faydalandınız?

THE SEED İnşaatından
THE SEED İnşaatından

N.S. Onlar belirgin ve kaçınılmaz şeylerdi, belli problemler için az önce anlattığım gibi belli çözümler ürettik. Bir de ‘derin şeyler’ var. Mesela Erol Akyavaş var. Erol Akyavaş’ın Rumi’den alıntılar yaparak gerçekleştirdiği ‘’Fihi Ma Fih’’ gibi “İçindeki içinde” olan bir çırpıda okunamayan ve ancak siz okumak istediğiniz şeye içsel olarak hazırlandıkça onun size kendini açtığı resimler gibi. Bir çırpıda kolay bulunan simgeler değil, sizin donanımınızla, ‘iş’in anlattıklarının üst üste örtüşmesiyle yakalanabilecek şeylerdir. Bu salon da öyleymiş gibi geliyor bana. Konser Salonunu baştan beri bunları düşünerek kurmadık ama sonunda ortaya çıkan durum bunları çağrıştırdı. Siz bu bahçeye girdiğinizde, müzeden birine burayı sormazsanız, bir işaret görmezseniz burada bir konser salonu olduğunu anlamanız imkansız. Bir taş duvar üzerinde sadece bir delik var. Kimin aklına gelir burada konser salonu olacağı. Ana kapıdan alt fuayeye girişte yumurtanın bir kısmını görebiliyorsunuz. Beatles’ın ‘Yellow Submarine’ parçasındaki gibi sarı bir ‘şey’le karşılaşıyorsunuz. Soldaki merdivenlerden yukarıya çıkıyorsunuz yumurtanın bir parçasını daha görüyorsunuz, zihniniz bu iki parçayı birleştirebilir ve bunun bir öncekine ait olduğunu anlayabilirsiniz; demek ki bu yukarıya doğru tamamlanan bir şey diyerek sarı bir kapının içinden salona giriyorsunuz; dışarıdan aklınızda kalan formun bu sefer iç yüzünü, karanlık yüzünü görüyorsunuz. Bütün bunlar ancak oraya giderek bulabileceğiniz şeyler. Ancak bütün bu okumaları yaptıkça aslında siz ona yaklaştıkça onun da size yaklaştığı bir durum ile karşı karşıya kalıveriyorsunuz. Bu bizim mimarlığımızda çok sık yaptığımız bir şey değil. Bu verili koşulların birbiri ardına doğru dürüst sıralanması ile oluşmuş biraz kendiliğinden mistik bir boyut. Çünkü benim de içinde olduğum mimarlar görünen şeyler yapar. Hatta iyi görünen şeyler yapmak için uğraşırız.Burada görünmeyen bir şey yapıyorsunuz. Ama hiç görünmeyen değil, siz adım attıkça kendisini gösteren bir yapı.

nevzat-sayar-322

Y.S. Önemli olanda o görünmeyen yapıyla mistik duyguları birleştirmek.Sanki ruhu var bu binanın sizce?

N.S. Şöyle olduğunu düşünüyorum: En başında böyle bir yapı yapmak için yola çıksanız bence yapamazsınız. Bambaşka nedenlerle yola çıkıyorsunuz ve bu durum oluşuyor. Çünkü bu yapılabilecek bir şey değil bence. Bu oluşabilecek bir şey. Arada öyle bir fark var. Bence iradi olarak bunu yapamazsın bu belirir. O ana kadar yaptığımız şeyler doğru ise sonrasında bu olur.

Y.S.Projenin her aşaması ile birlikte ne kadar sürenizi aldı Seed?

N.S. Her şey dâhil 9 ay sürdü. Süre de çok ilginçti. Konuştuğumuz andan buradaki ilk konserin verildiği ana kadar 9 ay. Proje ile yapım iç içe geçti. Müzenin olduğu bir kampüste çalışıyorsunuz. Burayı inşaat alanına çevirmenizin zaman sınırlaması var, uygun aralıklar seçip yapıldı ve bitti.

Y.S. Kullanmaktan keyif aldığınız,asla vazgeçmem dediğiniz bir malzeme var mı?

N.S. Hiç düşünmedim; ama kurşun kalem galiba.

Y.S. Taşa ya da betona uyguladığınız projeler hangileri?

N.S. Hepsi. Ama tabii onların içinde ahşap da var. Burada gördüğünüz gibi çelikler de var. Ama asıl malzeme şehirdeysek beton, kırdaysak taş. Asıl onunla uğraşıyoruz. Tercihimiz galiba bu iki malzeme.

Y.S. Biri daha ağır basmıyor mu?

N.S. Hiçbir faktörü gözetmeyecekseniz ve size sorulacaksa bu ikisi. Ama öyle yapılar var ki hiç taş yok beton yok sadece çelik, ahşap ve camdan oluşuyor. Böyle şeyler de yapıyoruz. Ama tercihim galiba bu iki sert malzeme denilebilir. Zaten beton için de sıvı taş denir.

Y.S. Hayal gücünüzü zorlarsanız nasıl bir bina yapmak isterdiniz?

N.S. İşte The Seed. Hayal gücüne başlangıçta gerek yok! Hayal gücünüz, olduktan sonra çalışmaya başlıyor. Olurken değil yani mimarlara genellikle bütün bunları böyle bir gece yatıp düşündükleri yakıştırılır ama öyle değil. Biz de akıllı uslu, problemleri, para pul, metrekare, detay, çelik, cam,taş gibi şeyleri düşünürüz. Sonuç olarak nasıl bir adamsanız öyle bir binanız olur. Onu o bina için yapmazsınız kendinizi daha önce bu düşüncelerle yapmış olduğunuz için binanız da öyle bir bina olur, bütün hayatınızın özeti olur.

Y.S. Dünyada böyle bir yapının bir benzeri var mıdır?

N.S. ‘Güneşin altında hiç bir şey yeni değildir.’ Bunun da bir benzeri vardır mutlaka. Farkı hiçbir şekilde aynısını bulamayacağınız noktadadır. Boğazın kenarında, Emirgan’da, üstünde bir müze, öbür yanında fıstık çamları, diğer yanında Sicimoğlu Yalısı başka bir yerde olamayacağı için benzersizdir.

Y.S. Taş Ocağı ve mermer ocaklarına ne sıklıkla gidiyorsunuz? Size orada olmak ne hissettiriyor?

N.S. Fırsat buldukça giderim. Biraz önce de konuştuğumuz gibi kastedilmeden inşa edilmiş devasa bir heykel gibidir taş ocakları. Kendi halinde ağaçları, otu, böceğiyle bir tepeyi kesmeye başlıyorsunuz ve onu kesen adamların hiç de amaçlamadığı, sonuç olarak insan eliyle yapılmış bir yeryüzü parçası çıkıyor. Bir taraftan hüzünlü bir şey. Bir taraftan da gücün ifadesi, koskoca dağı indirivermek. Mesela Marmara Adası ortalama olarak 7 m. alçalmış, mermer ocakları yüzünden.

Y.S.Taşı nerede, nasıl kullanmayı hayal edersiniz?

N.S. Seed’in cephesinde görmüşsünüzdür.Sepet içinde küçük taşlar var. O taşlar bu yapının hafriyatından kazarken çıkan taşlar. Hayal gücü bu işte.O taşları bir yere ayırdık bina bittiğinde onları parçaladık ve sepetlerin içine doldurduk. Çünkü eski duvarı da öyle yapılmış.Daha önce burayı taşıyan duvarın üzerinde ki taşlar da buranın kazısından çıkmış.

Y.S.Ben başka bir projenize de değinmek istiyorum. Malatya’da yapacağınız bir cami uygulamaya geçemeden engellendi. Malatya’da ki cami projesi beklemeye mi alındı?

N.S. Tayyip Erdoğan ‘fazla modern’ bulduğu için yapamıyoruz. İnşaatı durduruldu. Bizim orada ne yapmaya çalıştığımızı anlamadıklarını düşünüyorum.12. 13. yüzyılda görülebilecek olan Anadolu Camileri mimarisinde Ulu Cami Plan şeması denilen bir tip vardır: sonsuz plan. Onu hedefleyerek yapmıştık. Sinan’ın Camileri gibi büyük bir kubbe altında, tek büyük bir mekân yoktur bu yapılarda. Düz bir çatı altında yaklaşık 4-5-6 metre aralıklarla ahşap veya taş kolonları olan yapılardır. Bu plan şemasını takip ederek yapmıştık. Ve bizim kendi aramızdaki değerlendirmelerde anakronik sayılabilecek kadar eski bir mimari dil taşıdığını düşünüyorduk projemizin. İlginç olan bizim bu kadar eski olduğunu bile bile yaptığımız projenin fazla modern bulunmuş olması. Acıklı olan, ne modern ne geleneksel ne eski ne de klasik denilen şeylerden bu adamların hiç haberinin olmaması.

Y.S. Ak Saray içinde Selçuklu Mimarisinden esinlenerek yapıldığı söyleniyor. Onu yansıtıyor mu?

N.S. Selçuklu değil aslında Şefik Birkiye’nin Klasisti… Geçmişin devşirme mimari elemanlarını bu gün tekrar kullanmak anlayışına dayalı bir mimarlığın yapımcısı olarak O bildiğini yaptı, Selçuklu ile alakası yok. O eklektik bir yapı; dünyanın her yerinde rastlayabileceğiniz kadim zamanlardaki mimarlıkların parçalarını alıp,bir arada durup duramayacaklarına aldırmadan yeni bir yapı olarak üretme çabası.Bu yüzden söylenebilecek tek şey eklektik bir yapı olduğu. Onların yüklemeye çalıştığı şey Osmanlı gibi, Selçuklu gibi tanımlanabilir bir tür soy sop problemi. Oysa tam tersine melez bile denilemeyecek kadar abur cubur bir şeyden söz ediyoruz. Bir tür kader: Kendine saf bir geçmiş arama çabası ile yapılmış bir şey sonunda karmakarışık bir şey oluyor ve mimarın işverenin de kafaları çok karışık olduğu için ortaya çıkan yapı bütün o karışıklığı taşıyor. Bu anlamda çok ‘samimi bir yapı’. Neyse o çıkıyor ortaya. Bu karışıklığı daha önce Silivri’deki Klasist Otel de denemişti Birkiye.Mimarlığın böyle bir yanı vardır. Sizin niyetiniz ne olursa olsun sonunda neyseniz onu yaparsınız. Oraya bir Selçuklu Sarayı yapmaya kalkmak niyetinde olsanız da siz Selçuklu olmadıkça yapamazsınız. Biraz önce de söylediğim gibi bu karar vererek yapabileceğiniz bir şey değildir. Çünkü o zaman, o zaman değildir. O insanlar, o insanlar değildir. Bunu isteseniz de yapamazsınız geçmiş gitmiş bir şeydir artık.Yine Mevlana’ya değineceğim ‘Ne varsa düne ait dünde kaldı cancağızım’.

Y.S. O zaman geçmişten esinlenmek ve ondan yola çıkarak daha modern yapılar mı inşa etmek lazım?

N.S. Geçmişin bilgisi yapmanız için değil öğrenmeniz için önemlidir. Onu öğrenir başka bir şey yaparsınız. Onu bir kere daha yapamazsınız ki! Aynı suda iki kere yıkanamazsınız gibi bir kural.

Y.S. Türkiye’de mimarileşme nasıl bir yolda ilerliyor? Modernleşme açısından beton yığınlarına mı dönüşüyor, estetik kaygı ön planda mı?

N.S. İyi mimarlık da az üretilen bir şey, iyi futbol gibi. Elbette; yok değil var; genç tayfanın da çok iyi örnekleri var ve giderek iyileşiyor. Ama giderek iyileştiklerinde bile tekil örnekler olmaya devam ediyorlar ve bu tekil örnekler bir araya gelip bir şehri yapmaya yetmiyor. Oysa bizim tek derdimiz bina yapmak olmamalı. Bizim büyük derdimiz şehir yapmak olmalı. Ama kimsenin böyle bir derdi olmayınca bize kalan bizim büyük çaresizliğimizle bina yapmak oluyor. Sonunda becerebildiğimiz bu olduğu için sadece bunu yapmakla yetiniyoruz. Acıklı olan tarafı burası. Aslında biz bundan daha fazlasını yapabiliriz. Ama bunu yapabilmemiz için devletin böyle bir fikrinin, böyle yöneticilerin, böyle bir şehircilik anlayışının olması gerekiyor. Yoksa bu sizin kişisel olarak çözebileceğiniz bir durum değil.

Y.S. Şu an kentsel dönüşüm var, insanlar yerlerinden alınıyor başka yerlere taşınmak zorunda kalıyor, bu konuda ki düşüncenizi merak ediyorum?

N.S. Bu şekilde yapılarak iyi bir şeye dönüşmüş bir şey gördünüz mü hiç? Kent kaçınılmaz olarak dönüşür. Önemli olan neye dönüştüğü, bence iyi bir şeye dönüşmüyor.

Y.S.Çözümü var mı bu durumun, ne yapmak lazım?

N.S. Çözümü yok. Toprak mülkiyeti bu şekilde olduğu sürece çözümü yok. Toprağı kişilerin tekelinden kurtarmak gerek. Toprak kimsenin olmadığında bence bunlar çözülür. Yani mendil kadar arsanın fiyatı inanılmaz paralar olduğunda onun üzerinde dikilecek binanın da saçma sapan bir şey olması gerekiyor. Bu yüzden tek çözüm var bence, mülkiyeti yeniden tanımlayın bakalım o zaman sorun kalıyor mu?

Y.S. Tekrar Seed’e dönmek istiyorum. Seed’de ki renkli sandalyelerin sebebi nedir?

N.S. Çok basit bir sebebi var; orkestra şefi olan bir arkadaşım bir gün bana şöyle demişti. ‘Provada boş salona çalmak bizim için sıkıcı bir şey’. Ben bir ara prova fotoğrafları çekiyordum. Arkadaşım boş bir salona çalmanın ne kadar zor olduğunu anlatıyordu. Bu benim aklımda kaldı. Hiçbiri ötekine benzemeyen insanları temsilen sandalyelerin hepsini başka bir renk seçsek nasıl olur diye düşündüm. Bunu denemeden göremezsin, denemek de çok kolay bir şey değil. Ama bunun olabileceğine karar verdim.Sonra 330 adet farklı renkte sandalye yapacak firma aradık.Tahmin edersiniz ki ‘yok artık’ dediler; oysa bize göre çok zor bir şey değildi. Diyalog Ofis bize olur dedi. Fakat sonradan anlaşıldı ki şaka yaptığımızı zannetmişler. İş ciddiye binince de bir kere evet dedikleri için geri dönmediler ve bu sandalyeleri yaptılar. Yapıldıktan sonra sandalyelerin onlardan bekleneni taşıdığını gördüm. Her sandalyeden bir tane var, ikincisi yok hiçbirinin. Desenleri, renkleri, dokuları farklı olan 330 tane kumaş var. Bunu bir orkestra yönetmeni fark etti. ‘Bu salon boşken de dolu gibi görünüyor dedi ve bizim duymak istediğimiz cümle tam olarak buydu. Hikâye bu ve sonuçta şöyle işimize yaradı: siyah rugan parlaklığındaki bu yer ayna etkisi yapınca o çok renklilik içerdeki kaleydoskop etkisini çok artıran bir şey oldu. Şimdi de toplayıp dağıttıkça eğlenceli bir oyuna dönüşüyor. İşte bu hiçbir yerde yok! İsveçli firma Sedus için de bu bir ilkti ve şimdi katalogları bu salonla açılıyor. Sandalyeler de bizim adımızla biliniyor.

Y.S.Merdivenler de çok ilginç, neye benziyor?

N.S. Aslında AKM’nin 1. fuayesinde Hayati Tabanlıoğlu’nun dönen merdiveni vardır bu ona küçük bir nazire. Tabii o daha fiyakalıydı ama bu merdiven bana onu hatırlatıyor.

Y.S. Sizi daha çok sanatçı ruhlu bir mimar olarak hissediyorum.O ruhu yapmış olduğunuz binalara da taşıdığınızı düşünüyorum. Sanat ile yakından ilgileniyor musunuz?

N.S. Sanat için iyi bir izleyici olduğumu söyleyebilirim. Sanatı da sanatçıları da çok önemli buluyorum. Hiç kimseyi ikna etmek zorunda olmadan işlerini yapabiliyor olmalarını da derinden derine çok kıskanıyorum.

Y.S. Siz de ikna etmeniz gerekiyor mu gerekiyorsa kimleri?

N.S. İşvereni, yapımcıyı, ustaları, yöneticileri, belediyeyi, bakanlıkları… İkna etmem gereken o kadar çok kişi ve kurum var ki saymakla bitmez. Bunun herhangi bir aşamasında başlarım mimarlığa diyebilecek noktaya geliyorsunuz. Dolayısıyla tabiatı gereği mimarlıkla sanat birbirine hiç benzemiyor. Ama mimarın böyle bir derdi olabilir. Dertte şöyle oluyor. Bence sanat bir şey öğrenmek için harika bir kulvar. Sanatçı olarak onu o amaçla yaptıysanız bize onu anlamak düşer; anlamıyorsak ya anlamaya çalışır ya da çeker başka bir şeye bakarız.

Bence bir tek kuralı var çağdaş sanatın; gündelik bir nesneyi fonksiyonundan ve bağlamından kurtarıp kendisi olarak bir düzeleme koyduğunuz zaman sanatın alanına giriyorsunuz. Geriye kalıyor ona sizin yüklediğiniz anlamı başkalarının yakalayıp yakalayamaması. Bu hiç umurunuzda olmayabilir biraz umurunuzda olabilir. Çok umurunuzda da olabilir. Benim için az önce söylediğiniz şeylere çok teşekkür ederim. Şöyle anlatabilirim, ben dini inançları olan birisi değilim ama mistik bilgiyi önemsiyorum. Bilmediğimiz bir bilgi alanı olduğunu ama bilmesek de bunun içinde yaşadığımızı düşünüyorum. Anlam dediğimiz şey eninde sonunda bizim yüklediklerimizle onun zaten olduğu şey arasındaki kesit. Dolayısıyla bunları çözerken anlatılamayan bir bölüme geçiyorsunuz. Yani bu salonun dışının görünen yüzü niye sarı? Gerçekten çok zor bunu anlatmak. Beatles’ın ‘Yellow Submarine’ parçasını dinliyor olabilir miyim o sırada emin değilim; bunun niye sarı olduğunu bilmiyorum. ama sarı olması gerektiğini anlıyorum. Annemden öğrendiğim bilmeden anlamak diye bir şey var. Nedenini bilmezsiniz ama onu değil de bunu seçersiniz. Dolayısıyla bizim sanatın teğetlerinde geziyor olduğumuz yerler böyle oluşan şeyler. Zaten öyle olduğumuz için o tarafa doğru meylediyoruz. Benim çok sevdiğim, atölyelerinde bulunmaktan büyük keyif aldığım sabahlara kadar konuşup, tartıştığım sanatçı dostlarım var. Bu konuşmalardan birikenler sonunda içinizde çökelti olarak duruyor ve yeri geldiğinde de çıkıyor ve yapmakta olduğunuz işe bulaşıveriyor. Sizin yakaladığınız ruh da bu bence.

Y.S. Yaşadığınız ev ve ofisiniz nasıl sizi yansıtıyor mu, sanat koleksiyonunuz var mı?

N.S. Kuzguncuk’ta 100 yaşının üzerinde bir evde yaşıyorum. Ofisim de öyle. Benden önce geçmişi olan yerlerde yaşamaktan çok memnunum. Minimalist mekan bana göre bir şey değil. Meraklısı olduğum çok nesne var, kitaplar, heykeller, resimler, oradan buradan topladığım çanak çömlek. Kendime çalışabilecek bir ara açabilirsem ne ala. Koleksiyonumda en çok sevdiğim Canan Tolon açık ara ile 1 numara. O da mimarlık okudu, öğrendi ama bildiğimiz anlamda yapmadı. Bildiği gibi yapıyor.

||||| 1 ! |||||

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*